Okuduğum her satırda, yazarın anneliğe dair kalbinden süzülen hissiyatın Osmanlı’nın manevi iklimiyle yoğrularak satırlara aktığını fark ettim. Bu eser, yalnızca valide sultanların kronolojik hayat hikâyelerini toplamıyor; kadınlığın yaratılıştan bugüne uzanan serencamını, fıtratın ağırbaşlı zerafetini ve anneliğin ilahî memuriyetini hatırlatıyor. Yazarın kendi annelik imtihanlarından süzülen duygu, sayfaların arasında ince bir sızı gibi dolaşıyor; fakat bunu kişisel bir hüzün değil, insanlığın ortak annelik hikâyesi adına yapıyor.
Kadının nerede var olduğunu, neyi taşıdığını ve hangi merhalelerde toplumun ön planına geçtiğini anlatırken, aslında bizi tarihin derin bir penceresinden bugüne çağırıyor. İster sarayda olsun ister bir Anadolu evinde, anneliğin mayası aynı; fakat devletin kaderini omuzlayan valide sultanların imtihanı daha ağır, daha geniş ufuklara yayılmış bir imtihandı. Eserde hissedilen Osmanlıca üslup, hem dilin kadim ağırlığını hem de konunun tarihî ihtişamını taşır nitelikte. Okur bu dilin içinde kimi zaman durup nefes almak istiyor, fakat her kelime o devrin havasını teneffüs ettiren birer köprüye dönüşüyor.
Valide sultanların hayatları anlatılırken yalnızca anne olarak değil, devletin manevî bekçileri olarak ele alınmaları, kitabın en dikkate değer taraflarından biri. Çoğu başka iklimlerden saraya gelmiş olmalarına rağmen, İslâm terbiyesiyle fıtratındaki cevheri parlatmış; devletin bekasına adanmış, hayır eserleriyle asırlara mühür bırakmış kadınlardı onlar. Birçoğunun geçmişinin muğlak oluşu, aslında tarihî hakikatin tabiatı; fakat yine de yazarın sunduğu kaynaklar bu belirsizliği saygılı bir mesafe ile ele alıyor. Yalnızca bilgi değil, bir nezaket ve edep dili hâkim eserde.
İnsanlığın ilk annesi Havva’dan başlayıp Âmine Hatun’un mübarek annelik