Çoğunlukla belli dönemlerinde var olmuş, bıraktıkları izlerle kah evlerimize kah gönlümüze misafir olan yazarların okurlarıyız.
Günümüz dünyasında, varlığını kıymetli adımlarla sürdüren değerli bir yazarın kalemiyle tanıştım; Gürkan Can Kaya - Hissi boyutta birinci dereceden kaliteli bir sanrının satırlarıyla bağ kurdum...
Yaşamakla, nefes almak arasında çok derin bir çizgi vardır. Bu kitaptaki karakterler, o ince çizgide askıda bırakılmış; ve çok güzel işlenmiş… Bu bir iyi-kötü yorumu değildir, bu tam anlamıyla üzerimde kalan hissin kalemime yansıtan bir yorumlama olacaktır...
İnsan ilişkilerinin içimizde izinsiz konakladığı zamanlarda; sanrıların baş gösterdiğini düşünürüm hep. Savunmasızlık, doğmadan ezberlenen yokluğun kanıtı gibi - Her yaşın haftasında düşebilir bu yokluğa…
Öncelikle kitap adına en yoğun hissettiğim tema; erkek figürler ve baba… Bir erkeğin dünyasının, dünyevi hayattan çok daha yoğun oluşu.. Her ne kadar savunmasam da, hayat adına bir krizdir savaş meydanında kılıçtan önce kalem tutmak…
Babanın çınar ağacı su sızdırıyor, ve sızdırdığı yerden dahi kovan dolmuyor. Çok aciz bir acı. Tıpkı saçları kısa olup toplanmadığı halde tokalarını kızıyla paylaşmayan bir anne gibi…
-Olmayı istemeyeceğimiz ebeveynimiz türevleriyle hep sınanmışızdır. Zihin daha dinçken, kalbe baş göstermek daha kolaydır. Yenilgi, bakmadıklarını görmenle başlıyor. Hayat, dolu olan hayatları; boş hayatının soğuğuyla yüzüne vurana kadar… Sınavdan kaçışı olmayan tek alan, hayattır. Her zaman şunu söylerim, kız çocukları hep babasına benzeyen adamları; erkek çocukları anneleri gibi kadınlara yönelirler… Bunun doğruluğu yaşayan tarafından kolay onay görmez. Yaşayanın sessiz hazmıdır bu.- kitaptaki bazı detayların belimi büktüğü doğrudur.
Hikmet karakterinin geçtiği her satırda dizginlenemez bir iç güdüyle duyumsadım satırlarını- Doyamadım… Bittiğinde ilk kurduğum cümle; ‘Açlık, bilgeliğin ilk şartı gibi.’ dedim. Sevgi açlığı, karın açlığına benzemez… Zannımca doğruydu, bir insan ne kadar eksikse o kadar tamamlayabiliyordu bir başkasını. Ne büyük ironi. Ne var ki, kuyuya inmemeli... Yaşadıklarımız değil, kendi duyduklarımızın altından kalkamıyoruz. Siz hiç kendi sesinizden, kendinize şahit oldunuz mu? Yalnızsanız, olmayın. Bırakın sadece kaleminiz konuşsun…
Sanrı, her ne kadar gerçek olmayan şeylerin kendi içinde onaylanmış haline denk gelse de; kitapta bu durum incelikle işlenmiş… -Neye inanırsak, onun sonuçlarıyla yüzleşiriz- tanımının mürekkep bulmuş hali…
Pek tabi psikoloji konulu bir kitap değil, buram buram edebiyat kokuyor. Atatürk’ün ince ama önemli bir detay üzerinden işlenişi, Cemil Meriç gibi büyük bir düşünürün detayı; akademik kalem samimiyetsizliğinin perdesiyle, özgün kalemin çarpışmaları da yer alıyor… Şiir var birde; yüreğime işledi hiç izin almadan…
Demiş ki;
‘Ve sen beni tanımıyorsun. Ve sen benim var olduğumdan habersizsin. Ve sen dünyada böyle de birinin bulunduğundan, böyle de birinin nefes alıp verdiğinden… Ve buna rağmen, şuurumun gırtlağında dişlerin…’
Her zaman insan, öz iradesinin her şeyin üstünde olduğunu düşünürüm. Burada, ego veya gurur gibi arkasına sığınılan yapay duygulardan bahsetmiyorum. Kendi varlığından gerçekten haberdar olmaktan söz ediyorum… Bu nedenle; çok gerekli bir anda, tam da şu alıntı; en sevdiğim oldu.
‘Kendimi oynamadım, kendim olabildim…’ Başka bir farkındalık, bu. /Kendimize ihanet etmediğimiz bir hayat, hayatın kendisidir :)
Sayfa 64: Düştüğüm not; ‘Şu ana kadar ki okuduğum tüm satırlarda adınıza şu fikri edindim, yer ile gök arasında bir alanda yolculuk ediyorsunuz; ve bu kaleminizde can buluyor… Her ne kadar sancılarla dolu satırlara şahitlik etsem de, kendinizle aranızın iyi olduğunu görebiliyorum. Kalem tutan yüreğin sahibinden uzak olması imkansızdır.’
08 Aralık 2025/02:00
Kaleminizle tanışmaktan onur duydum; canı gönülden, başarılarınızın devamını diliyorum. Başka Türlü Bir Yaşamın ÖzlemiGürkan Can Kaya