Payelin okuduğum her kitabında olduğu gibi bu kitapda da ben ne okudum diye baslamak geldi içimden. Yalnızca bir aşk hikâyesi olarak başlayan yolculuğum; töreyle örülmüş hayatların, suskun bırakılmış kadınların ve “kader” denilen o ağır kelimenin de izlerini taşımasına şahit oldum. Payelll, bu romanda güz mevsimini yalnızca bir zaman dilimi olarak değil, insanın içinden geçen bir hâl olarak kuruyor. Sararan yapraklar, çatlayan topraklar ve yarım kalan cümleler… Hepsi aynı sessiz çığlıkta birleşiyor.
Romanın merkezinde Ayşem var. Toprağa ait olması beklenen, adına kararlar alınmış, geleceği başkalarının cümleleriyle çizilmiş bir kadın. Ayşem’in hikâyesi, bireysel bir aşk meselesinin çok ötesinde; töre, aile, erkek egemen düzen ve olması gerekenlerin gölgesinde sıkışmış bir hayatın hikâyesi. Doğan karakteri ise bu düzenin içinde aşk ile sahiplenme, sevgi ile hükmetme arasındaki ince çizgide dolaşan bir figür olarak karşımıza çıkıyor.
Payelll’in dili yalın ama sertçe. Cümleler süslü olmaktan çok, gerçeksi. Anlatımda özellikle Anadolu coğrafyasının kokusu, toprağın dili ve suskunluğun ağırlığı hissediliyor. Bazı sahnelerde ben, karakterlerin yanında değil sanki tam ortasında duruyordum; söylenemeyen sözleri duyuyorsun, bastırılan öfkeyi iliklerinde hissediyorsun. Bu yönüyle roman, beni pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp vicdanlı bir tanığa dönüştürdü.
Cüda, yalnızca bir ayrılık değil; insanın kendinden, hayallerinden ve bazen de hayatta kalmak için sevdiğinden kopuşunun hikayesi. Roman boyunca sıkça sorduğum ama yüksek sesle dile getiremediğim bir soru var:
“Sevgi, bir insanın özgürlüğünü elinden alıyorsa hâlâ sevgi midir?”
Güz Sarmalı – Cüda, kadın hikâyelerini seven, toplumsal yaralara edebiyatın merceğinden bakmak isteyen ve “kader” kelimesini sorgulamaya cesaret eden okurlar için güçlü bir anlatım. Bitirdiğimde içimde bir hüzün kaldı ama aynı zamanda bir uyanıklık da oldu. Çünkü bazı hikâyeler mutlu bitmese bile gerçeği söyler. Bu roman da onlardan biri.
Kalemine sağlık Payelll