Puan vermedi·264 syf.····Okunma: 13 Aralık 2025 01:07 İncirlik Üssü, 1949 yılında Sovyetler Birliği'nin ilk atom bombasını başarı ile patlamasının ardından, ABD'nin değişen dünya politikasının bir sonucu olarak hayata geçirildi. Türkiye ile gerçekleştirilen diplomatik pazarlıkların neticesinde, üssün inşaatına Demokrat Parti iktidarında, 1951 baharında başlandı.
İncirlik Üssü de, o dönem ve sonrasında inşa edilen hem amerikan hem nato üsleri gibi aslında bir Türk üssüdür. NATO Antlaşması'nın 3. maddesi "Antlaşmanın amaçlarına daha etkin biçimde ulaşabilmek için tarafların, tek tek ve ortaklaşa olarak, sürekli ve etkin öz yardım ve karşılıklı yardımlarla, silahlı bir saldırıya karşı bireysel ve toplu direnme kapasitelerini korumalarını ve geliştirmelerini" amaçlar. Ancak bizim amerikalılara verdiğimiz imtiyazların boyutu aslında onları bu hâle getirmiştir.
Özellikle Aralık 1954'teki antlaşmada Türkiye'nin İncirlik kullanımı sınırlandırılmış, buraya yalnızca eğitim personeli gönderilmesi istenmiş ve amerikalılar uçurdukları uçaklar için haber vermemektedirler. 1958 yılındaki Lübnan olaylarında, İncirlik'ten kalkan Amerikan uçaklarının kullanılması hem antlaşmalara aykırıydı hem de Türk tarafına bilgi verilmemesi aslında hukuksal süreci sorgulatan olaylardı.
Öyle ki, defalarca kez amerikan üssü tabirinden rahatsız olunmuş ve bildirilmiştir. 1969 senesinde Amerika ve Türkiye arasında Ortak Savunma ve İşbirliği Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmada, önceki antlaşmalarda nerdeyse abdye bırakılan üslerin işleyişine; ortak üslerde görev yapan amerikan personeline dair Türk tarafından onay alınması gerekliliği, tesisler içerisindeki her türlü yapının Türkiye'ye ait olduğu ve Türk Hükümeti'nin Türk personelini istediği gibi tesislere yerleştirmesi gibi maddeler eklenmiş ve daha etkin bir Türk tarafı oluşturulmuştur.
1975'te Amerika, Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle ambargolar koyunca Türkiye tüm üs anlaşmalarını feshetmiştir. Ancak 79 senesinde ambargolar kalkınca üs antlaşması görüşmeleri başlamış ve 80 martında kabul edilmiştir. Bu antlaşmaya -SEİA, Stratejik ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması- göre; üsleri yöneten bir Türk komutan olacaktır, tesislere giriş bu komutanın yetkisi altındadır, amerikan tarafının komutanı ile işbirliği esastır, üslerdeki personelin sayı ve kadro artışları Türk komutanın iznine bağlıdır.
Günümüzde de geçerli olan antlaşma budur ancak Orkun Özeller, görev başlagıcında üsse girerken yalnızca Türk personelin kontrol yapması gerekirken amerikalı personelin de Türk personel ile beraber kontrol ve arama yaptığını belirtiyor. Yani yine verilen imtiyazlarla kendi yetki ve hadlerini aşıp, imzaladıkları antlaşmalara uymuyorlar.
Antlaşmalara uymama konusu amerikalılar da sadece bu konuda yoktu, Eğit/Donat Projesi kapsamında da vardı. Aslında bu noktada ilginç bir anektod aktarıyor Orkun Özeller. Eğit/Donat Projesi kapsamında Suriye'deki ÖSO birliklerini abd donatacak, Türkiye eğitecekti. Ancak İncirlik'te, ÖSO'ya verilecek teçzihatın depolarını inşa eden kişilerden birisi, Orkun komutana "biz buranın inşaatına 9 sene önce başladık" diyor. Ayrıca abd, İncirlik'e usulsüz kargolar indirmeye ve içeriklerini bildirmemeye başlıyor. Fırat Kalkanı Harekatı sırasında da, YPG ile Türkiye'yi DEAŞ'a karşı aynı noktada buluşturma çabasına girmesi, Türkiye'nin reddi üzerine Türkiye'nin operasyonlarına herhangi bir destek vermemesi, hatta "en azından İHA desteği vereceğim" dedikten bir gün sonra onu da vermemesi, El Bab operasyonu sırasında riskli diyerek uçmadıkları bölgelerden YPG'ye destek vermek için defalarca uçmaları ve hatta YPG'nin Rakka'da DEAŞ'a yaptığı saldırıyı durdurtup, DEAŞ'lıların El Bab'a yığılmasına imkan sağlamaları taraflarını gayet net gösteriyor.
İkinci Dünya Savaşı ile başlayan süreçte, abd ile yakınlaşmamızda sovyetlerin de büyük etkisi oldu. Çünkü, Dünya Savaşı sayelerinde kazanılınca Boğazlar, Kars, Ardahan gibi taleplerde bulundular. Bu da Türk tarafını abdye itti. Ancak, bu yapılanlara rağmen Türk tarafı hâlâ abdden uzaklaşamıyor. Çünkü ülkemizde maalesef, amerikan kanadı çok ciddi yapılandı, nerdeyse her kurum etkileri altında.
Ancak milli bir bilinç ve ruh ile bu etkileri, zincirleri kırabiliriz. Kitapta da görüleceği üzerine; kırılmaz bir zincir yok, aslında zincir de yok bu sadece bizlerin kafası içerisinde, sadece milli bir ruh ve yalnızca milleti için atan bir kalp karşısında amerikalıların herhangi bir gücü kalmıyor.
Tabi onlara bunları yapma gücünü veren de bazı basiretsiz, liyakatsız şahıslardır. Burada da bir kişiden bahsetmek istiyorum; Hulusi Akar. Kendisi bu ülkede Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı gibi makamlara gelmiş birisidir. Ancak terörle mücadelede hiç saha deneyimi yoktur. Tuğgeneral olana dek, terör bölgesinde de bulunmamıştır. Buna rağmen Zekai Aksakallı gibi, Osman Erbaş gibi terörle mücadelenin en ön saflarındaki komutanlarımız geri plana atılırken, 90larda fetönün ordu içine girmesine izin vermeyen 80 yaşında komutanlarımız hapse atılırken; döneminde fetö darbesi yaşanan, fetöye esir olan birisi Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı yapılıyor. Kendisinin Amerika, İngiltere ve NATO karargâhlarındaki tecrübeleri ve oradaki eğitimlerindeki başarılar saha tecrübelerinden önemlidir eminim.
Oradaki eğitimler demişken, Orkun komutanımız da, ABD'de psikolojik harekât üzerine eğitim görüyor. Ve kendisi de aslında burada bir itirafta bulunuyor. O da; kendilerine gösterilen, yansıtılan Amerika'ya kanıp biz de böyle olmalıyız, Amerika ile beraber olmalıyız fikrine kapılması. Sundukları şey "Amerikan rüyası" ama Orkun komutanımız sunulanın dışına çıkınca Amerika'nın ne olduğunu görüyor.
Bugün insan hakları, ahlak, sosyal adalet, özgürlük diyerek insanın kanını emen vahşi batı ve savunucuları da; din, inanç, Tanrı diyerek insanların ruhunu sömüren vahşi doğu ve savunucuları da aynı düzeyde bu dünya için tehdittir. İkisi arasındaki ekonomik farktan kaynaklı hayat, imkan, kaynak standartlarındaki farklar ikisinin de habis iç yüzünü gizlemiyor ki, birçok olayda bunu gayet görüyoruz. Ukrayna ve Filistin'e batının tepkileri gayet ortada, çiftte standartları gayet net. Batı için ne kadar batılı ve onun işine yarıyorsan o kadar insansın, yoksa ölmen, katledilmen, bombalanman sorun değil. Doğulu için ne kadar onun inancına, dinine, kafasına uyuyorsun bu önemli. Yoksa canlı canlı yakılman, tecrit edilmen hiç sorun değil.
Ve kitaptaki ikinci konu, sığınmacılar. Maalesef ülkemiz ciddi bir demografik işgal altında. Bu yapılanlar, Ümit Özdağ'ın deyimiyle "stratejik göç mühendisliği"dir. Orkun komutanımız da Hatay, Kilis, Antep, Ankara Örnek Mahallesi gibi suriyelilerin yoğun yaşadığı bölgelerde yaptığı incelemeleri anlatıyor.
Ve anlattıkları bilindik şeyler olsa da tekrar tekrar korkutuyor ve üzüyor. Kendisinin de incelemelerden sonra edindiği sonuç, Türkler ve suriyeliler bir arada yaşayamaz yaşamak da istemiyorlar. Bu da suriyelilere kapıyı göstermemiz gerektiğini gösteriyor. Eğitim sistemine inanılmaz bir darbe vuruyorlar, derslerin kalitesi inanılmaz düşüyor ve bunu birçoğu bilinçli yapıyor, üstelik nerdeyse yarısı okula suriye bayraklı kıyafetlerle geliyorlar -çok seviyorsanız s..tir olun a... vatansız köpekleri sizi- . Bunlar tamamen bir bilincin, planın parçası olan şeylerdir.
Büyük şehirlerde gettolaşma, çocuk yaşlarda bu tarz davranışlar sergileme, gruplaşma ve yıllar geçtikçe dönmek istemeyenlerin oranının artması bu konuda çok sert mücadeleler vermemiz gerektiğini gösteriyor maalesef. Esad devrilmesine rağmen giden suriyeli sayısı/oranı çok kısıtlı. Buna rağmen yapılan psikolojik harp ile "gidiyorlar"a inanmamız bekleniyor.
İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifemiz, Türk İstiklal ve Cumhuriyet'ini kurtarmaktır. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.
Kitapta anılanlar başta olmak üzere tüm şehitlerimizin mekanı cennet olsun.
Orkun Komutanımız başta olmak üzere bu ülke için canını dişine takan tüm askerlerimize, yazarlarımıza, istihbaratçılarımıza, insanlarımıza sonsuz sevgi, saygı ve minnetle...