Kalemi de kendisi de çok değerli Ayfer Tunç.. beni yine kitabın içine öyle bir çekti ki 2 günde elimden düşürmeden bir solukta okudum.
Üç kuşak kadının iç içe geçmiş hikâyesi bu: biri hiç yaşanamamış bir aşka sıkışmış, biri yaşanmış ama hep yarım kalmış bir sevginin gölgesinde kalmış, diğeri ise yaralarıyla konuşan bir anneanne… Her biri, suskunluğun farklı biçimlerini taşıyor.
Bu, travmalarla örülmüş bir hayat anlatısı. Gerçekler saklanmış, dile gelmeye cesaret edememiş; bir gün mutlaka ortaya çıkacağı hesaba katılmadan belleğin en kuytu köşelerine itilmiş. Ayfer Tunç, her şeyi bilen anlatıcının soğukkanlılığıyla, insan ruhunu katman katman açıyor; derin psikolojik çözümlemelerle okuru kendi karanlığına bakmaya zorluyor. Cesur kadınlar var bu romanda, ama cesaretleri çoğu zaman sessiz: susarak, katlanarak, devam ederek var oluyorlar.
Ve E. ? Peki Eyşan… Anlatının içinde bilinçli bir şekilde geri planda tutulmuş, ama yokluğuyla bile ağırlığını hissettiren bir figür. Bir gölge gibi; görünmeyen ama her şeyi belirleyen. Belleğin gücü gerçekten unutmaktan mı gelir, diye sorduruyor insan kendine. Unutmak bir korunma biçimi midir, yoksa yeni acılara yer açmak mı? Unutulur ki yerine yenisi gelsin belki de — ama hangi bedelle?
Ayfer Tunç’un dili sade olduğu kadar yoğun; gösterişsiz ama acımasız. Bazı bölümler var ki, insanı fiziksel bir ağrı gibi kıvrandırıyor. Bu kadar yük nasıl taşınır? Maske üstüne maske, hayat üstüne hayat eklenirken, insan hayatına kattığı her şeyle aslında kendinden biraz daha eksilmiyor mu? Roman, tam da bu sorunun etrafında dolaşıyor: insanın kendine ne kadar yabancılaşabileceğini ve yine de yaşamaya nasıl devam ettiğini anlatıyor.