Kısa Öykünün Büyük Ustaları' nı okurken insan sanki farklı zamanlardan ve coğrafyalardan gelen yazarlarla aynı masada oturup sohbet ediyormuş gibi hissediyor. Bir bakıyorsun Çehov sessiz bir hüzünle hayatın sıradan anlarını anlatıyor, sonra Maupassant beklenmedik bir sonla gülümsüyor. Borges ise gerçeklikle hayalin sınırlarını öyle bir bulanıklaştırıyor ki, öykü bitse bile insanın zihni dolaşmaya devam ediyor. Her yazar, kısa metinlerin içine kocaman dünyalar sığdırmayı başarıyor.
Bu ustaların en etkileyici yanı, kelimeleri cimri ama anlamı cömert kullanmaları. Uzun uzun anlatmadan da insanın kalbine dokunabileceklerini gösteriyorlar. Bir öykü bazen birkaç sayfa sürüyor ama okurda bıraktığı etki günlerce, hatta yıllarca kalabiliyor. Kimi zaman bir karakterin suskunluğu, kimi zaman basit bir olay, hayatın ta kendisini düşündürüyor insana.
Kitabı bitirdiğinde şunu fark ediyorsun: Kısa öykü, “kısa” olduğu için değil, yoğun olduğu için güçlü. Bu ustalar, az sözle çok şey söylemenin mümkün olduğunu kanıtlıyor. Belki de bu yüzden, kitabı kapattıktan sonra insan hemen bir öykü daha okumak istiyor; çünkü o küçük metinlerin içinde kendine dair bir şeyler bulacağını biliyor.
Hoşçakalın:)