Puan vermedi·256 syf.····Okunma: 15 Aralık 2025 19:44 Malma İstasyonu’nu okurken sürekli şunu düşündüm: İnsan bir çocuğu, bir ebeveyni, bir aileyi kaybettiğini aslında ne zaman anlar? Büyük bir kırılma anı yoktur belki; daha çok sessizce büyüyen bir mesafe vardır. Kimsenin yüksek sesle adını koymadığı, ama herkesin içinde hissettiği.
Bu kitap bana tam olarak bunu hissettirdi. Trenler, istasyonlar, bekleyişler… Hepsi birer metafor gibi. Harriet, Oskar ve Yana’nın hikâyesini okurken aslında onların değil, aile dediğimiz şeyin içindeki kırılganlığı izliyoruz. Söylenemeyenlerin, ertelenen yüzleşmelerin, sevgiyle verilen ama yine de yaralayan kararların hikâyesi bu.
Schulman’ın en can yakıcı tarafı şu: Kimse “kötü” değil. Herkes elinden geleni yaptığını sanıyor ama yine de birileri hep eksik büyüyor. Travmalar miras gibi devrediliyor; bazen bir bakışla, bazen bir suskunlukla. Okurken insan kendi ailesini, kendi çocukluğunu, kendi anne-babalığını düşünmeden edemiyor.
Kitap boyunca hafıza hiç güvenli bir yer değil. Geçmiş sabit durmuyor; her hatırlayışta biraz değişiyor, biraz eğilip bükülüyor. Belki de bu yüzden bu kadar acıtıyor. Çünkü insan en çok, kendine anlattığı hikâyelerin çatladığı yerde yaralanıyor.
Alex Schulman çok sade yazıyor ama o sadeliğin altında büyük bir ağırlık var. Cümleler bağırmıyor, ağlamıyor; sadece duruyorlar. Ve insan o sessizlikte kendi iç sesiyle baş başa kalıyor. Malma İstasyonu okuması kolay, bitirmesi zor bir kitap. Çünkü kapattıktan sonra da insanın içinde bir yerlerde çalışmaya devam ediyor.
Bu kitap bana şunu bıraktı:
Aile bazen sığınılan bir yer değil, taşınan bir yük. Ve bazı istasyonlar vardır ki, oradan geçen herkes biraz eksik devam eder yoluna.