Normal Nedir, Kim Karar Verir?
9/10
·216 syf.··
Beğendi
·
2025 28. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 15 Aralık 2025 21:23
Paulo Coelho’nun yarı otobiyografik romanı Veronica Ölmek İstiyor, yaşamaktan yorulmuş genç bir kadının intihar girişimiyle başlar. Bu intiharı yücelten bir roman değildir; tam tersine, yaşamanın ne kadar büyük bir cesaret gerektirdiğini anlatır. Topluma uyum sağlamış ama kendini kaybetmiş herkese sessizce şu soruyu sorar: “Gerçekten yaşıyor musun, yoksa sadece hayatta mı kalıyorsun?” Hayatımızda ölümü düşündüğümüz anlar vardır. Yorulduğumuzda, sıkıştığımızda, çaresiz hissettiğimizde “ölmek istiyorum” demek kolaylaşır. Oysa işin tuhaf yanı şudur: Gerçek bir hastalıkla, somut bir acıyla karşılaştığımızda, bu kez yaşama arzusu bütün gücüyle ortaya çıkar. Biraz daha uzun yaşayabilmek, bedenimizin acı çekmemesi için dua eder, tedavilere sarılırız. Ardından çevremizdeki insanlarla kendimizi kıyaslamaya başlar; başkalarının hayatlarını ölçüt alarak kendi trajedimizi büyütür, yavaş yavaş o karanlık çukura düşeriz. Veronica da böyledir. Ölmek istediği anda, aslında bugüne kadar yaşayamadığı hayatı görür. Yapamadıklarının, bastırdıklarının, ertelediklerinin farkına varır. Ölümle doğrudan yüzleştiğinde “yaşamayı” anlamaya başlar. Aslında neyin doğru olduğunu kimse tam olarak bilmiyor. Başka birinin yaşadığı hayata kusursuz bir değerlendirme yapabilecek bir insan yok. İnsan zaten kusurlu bir varlık. Bu kusurluluğunu tamamlamak, eksikliğini doldurmak için hayat boyunca anlam arayıp durur. Ama gerçekten “mükemmel” tanımına uyacak bir hayat var mıdır? Toplumda itibarlı, başarılı ve hayranlık uyandıran insanlar bile içlerinde derin kaygılar taşır. Sürekli güçlü ve kusursuz görünmek zorundadırlar. Aldıkları her kararın başkalarını etkileyeceğini düşünmek, tek bir hatanın bile affedilmeyeceğini bilmek onları sessizce yorar. İçlerini dökmek, zayıf görünmek onlar için neredeyse imkânsızdır. “Bizim taraf” ve “düşman” diye ayrılmış bir hayat, insana güven değil sürekli tetikte olma hâli sunar. Dışarıdan güçlü ve düzenli görünse de, böyle bir yaşamın mutlu olması zordur. Ama toplum, bu sürekli savunma hâlini başarıyla; bu gerginliği de mutlulukla karıştırmamızı ister. Ama toplum bize tam da bu hayatın mutluluk olduğunu aşılar. “Taç giyenin ağırlığını taşıması gerekir” der, “acı çekmek gençliktir” diye diye bizi kendimizi tüketmeye ikna eder. Oysa kimse o tacı gerçekten isteyip istemediğimizi, gençliğin neden acıyla eş tutulduğunu sormaz. Romanın mekânsal arka planı Villette Akıl Hastanesi’dir. Ancak okudukça, yaşadığımız toplumun da bir akıl hastanesinden çok farklı olmadığını fark ederiz. Normal ve anormal diye ayıran bu düzen, kusursuz parçalar üretmeye çalışan bir fabrikayı andırır. En ufak bir çizik bile affedilmez. Toplum, ortak iyilik adına insanları kalıplara sokar; uymayanları ise dışlar. Bizler de sayısız kural ve gelenek içinde kendimizi biçip budarız. Toplumun çizdiği kalıplara uyar, buna uymayan her şeyi “anormal” ilan ederiz. Toplum geliştikçe; ahlaki, hukuki, ekonomik ve daha pek çok gerekçeyle yapamayacağımız şeylerin sayısı artar. Daha doğrusu, yapmamayı tercih eder hâle geliriz. Toplumsal bakışları ve geleceği umursamadan, yalnızca “şu anki ben”i düşünerek bir seçim yapmayı hayal etmeyen yoktur. Bizi inciten birine küfür etmek, mutlu olduğumuzda yüksek sesle şarkı söylemek, kimseye açıklama yapmadan kendi yolunu seçmek, “hayır” demek ve suçluluk duymamak, mutsuzken güçlüymüş gibi davranmamak… Eğer bu düşünceler size ahlaka aykırı ya da rahatsız edici geliyorsa, çoğunluğun “normal insan” dediği kategoriye oldukça yakınsınız demektir. Villette’de Veronica, “farklı” insanlarla karşılaşır. İçlerindeki bir avuç deliliği dizginleyemeyip dış dünyayla bağlarını koparmış insanlar… Bunların arasında özellikle üç kişi öne çıkar: Bir zamanlar delicesine sevdiği, artık nerede olduğunu bile bilmediği bir adam yüzünden mutlu hayatının ortasında cehennemi bulan Zedka; Başarılı bir avukatken, beklenmedik ilk delilik nöbetiyle gündelik hayatın dışına savrulan Maria; Yugoslavya büyükelçisi olan babasının çizdiği yoldan saparak kendi dünyasına hapsolmuş, şizofreni hastası Eduard… Eduard’ın hikâyesi, bastırılmış hayallerin hikâyesidir. Ressam olmak isteyen bir çocuğun hayali, “iyiliği” adına ailesi tarafından ezilir. Resme her şeyini adamak isteyen Eduard’a, ressam olmayı bırakıp okuması gerektiği söylenir. Hayalinin asla gerçekleşmeyeceğini anladığı an, dünyası yıkılır. Ailesi başarıyı kutlarken, o kendi hayatının yıkılışını izler. Resimlerini yırtar, odasını dağıtır ve köşede çömelmiş hâlde bulunur. Ardından akıl hastanesine gönderilir. Veronica, seçtiği ölüm ile seçmediği, ansızın gelen ölüm arasında; yakışıklı genç Eduard’la piyano ezgileri eşliğinde bir aşkı paylaşarak, günlerini yaşamın ışığıyla doldurur. Önceden belirlenmiş ölümüne doğru yürürken, ilk kez gerçekten nefes alır. Romanın sonunda, hastanedeki “Kardeşler Kulübü”nün hayatının, dışarıdaki insanların hayatıyla neredeyse aynı olduğunu görürüz.Normal sandığımız dış dünya ile içerideki hayat aslında aynıdır. Hatta içeridekiler, toplumda tabu sayılan şeyleri deneyerek, maceraya atılarak, gerçekten kendileri olarak yaşamayı öğrenirler. Bu kitabın ima ettiği şeyler çok fazla.. Siyah-beyaz mantığın hâkim olduğu bir dünyada biz, ışık ve karanlık arasında “ışık”ı seçmeye; normal ve anormal arasında “normal” olmaya çalışıyoruz. Oysa bu ayrımı yapmadan önce düşünmemiz gereken şudur: Her şeyin kendinde bir anlamı varken, bu anlamı başkası verebilir mi? Peki ya “normal” dediğimiz şey, yalnızca çoğunluğun deliliğiyse?
Veronika Ölmek İstiyorPaulo Coelho · Can Yayınları · 2020102,5bin okunma
·
129 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.