“Oku! Yaradan Rabb’inin adıyla oku!
(Alâk-1)
İslamiyet’in ilk emri, ilk inen ayetidir “Oku”.
O kadar geniş anlamı vardır ki insanı okumaktan, yaradılanı okumaktan, âlemi okumaktan tutun da birçok manayı alır içine.
Öğrenmek maksadıyla okumak da buna dahildir. Hem de pek âlâ ki dahildir. İnsan gezerek öğrenir, seyrederek öğrenir, sorarak öğrenir ama en çok okuyarak öğrenir; bilmediklerini, bilmek istediklerini, bilmeye muhtaç olduklarını.
Peki bildikleri yeter mi? Yeter dediği an gaflete düşmüştür kişi. Bildiklerinin azlığı ve bilmediklerinin çokluğunun farkında olabiliyorsa ne mutlu ona, olabiliyorsak ne mutlu bize.
“Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf-2)
Hem Hz. Muhammed’in (sav) hem de bulunduğu toplumun Arap olmasından ötürü Arapça inmiştir Kur’an-ı Kerim. Ancak Araplarla sınırlı kalmamış tüm Müslümanlara, hatta tüm insanlığa okuyup anlayasınız ve öğütlerini yerine getiresiniz diye indirilmiştir. Şüphesiz hak dindir İslam ve son kitapla bizlere gelmiştir.
Çelişki yahut eksiklik tam da burada başlar: İnen ilk ayeti “Oku!” olan bir dine mensup olduğumuz halde o dinin kitabını nasıl okumayız? Bir kere bile içini açıp tek bir kelimesini dahi okumaya tenezzül etmediğimiz kitaba ve onunla gelen dine inanmış, iman etmiş olduğumuzu nasıl söyleriz?
Biraz iyimser düşünelim: Arapça okuyoruz, hatmediyoruz; güzel, sevabı da çok. Peki ne kadar hakimiz Arapçaya? Ne kadar anlıyoruz bize söyleneni? Neler anlatıyor kitap, ne kadarını idrak edebiliyoruz?
Bu eksikliği bizden önce de görenler olmuştur elbette. Kur’an’ı-Kerim Hem Türkçeye çevrilmiş hem de tefsiri yapılmıştır. Bizzat Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle, meclis görevlendirilmesiyle gerçekleşmiştir çeviri ve tefsir. (Atatürk ve Dünyası, İlber Ortaylı, Kronik Kitap, s. 398.)