Şeker Portakalı bitti.
Ama içimde bir şey bitmedi;
sadece susmayı öğrendi.
Zezé’nin yediği dayaklar tanıdıktı;
acıdan çok aşağılanmayı hatırlattı bana.
Yaramazlıkları ise çocukça bir neşeden değil,
biraz olsun sevilmek için yapılan çırpınışlardı.
Ben de öyleydim.
Yaptığım her yaramazlık bir ilgi çekme isteğiydi.
Sesimi duyurmak için taşkındım,
görülmek için hayata fazla geldim.
Ama benim hikayemde
gazoz getiren bir Portuga amca hiç olmadı.
Şeker uzatan bir el,
arabasıyla dolaştıran,
sekiz yüz elli iki bin kilometre boyunca
konuşmak istediğim bir kahramanım olmadı.
“Gel, canın acımasın” diyen bir ses,
kelimelerin karşılığını anlatan bir amcam yoktu.
Balık tutmaya götüren,
Kraliçe Carlota ile tanıştıran,
hayallerimi dinleyen bir kahramanım olmadı.
Benim şeker portakalım da yoktu.
Konuşabileceğim bir ağaç,
acıdığında sığınabileceğim bir gölge hiç olmadı.
Ben de hayal kurdum;
portakal ağacına anlatmasam da
gölgelere anlatırdım.
Karanlıktan hiç korkmadım.
Zezé dallarına sarıldı,
ben susmayı seçtim.
Bazı çocuklar sevilerek büyür,
bazıları dayanarak.
İnsan çocuk kalmak istiyor.
Çünkü büyümek,
unutmak değil; alışmak demek.
Avucumda elma şekerleriyle
oyuncu kartlarıma dönmek isterdim.
O zamanlar acı daha kısa sürerdi,
geceler daha çabuk biterdi.
Bursa’da bir oyuncakçı dükkanı vardı.
Sabahları kalkar, vitrinine bakmaya giderdim.
Camın arkasında duran oyuncaklar
bana ait olmayan bir mutluluğun eşyalarıydı.
Paramız yoktu. İstemeyi bile öğrenemedim.
Bazı çocuklara “alamam” denirdi,
bazılarına istedikleri her şey,
hatta istemedikleri fazla oyuncaklar bile alınırdı.
Keşke tüm çocuklar istedikleri oyuncaklara
sahip olabilseydi;
ben ise “isteyemem” kelimesini öğrenmiştim.
Ben vitrin önünde büyüdüm.
İçimden sessizce geçen “belki bir gün”lerle.
O gün hiç gelmedi.
Ama içimdeki çocuk hala
o dükkanın önünde duruyor;
elleri cebinde,
gözleri dolu,
hiçbir şey talep etmeden.
Şeker Portakalı bitince anladım:
Bazı kitaplar mutlu sonla bitmez.
Sadece insanın nereden kırıldığını
sessizce gösterir.
HOŞÇAKAL ZEZÉ, ÇOCUKLUĞUM…