İbrahim Kalın bu kitapta Batı’nın zihinsel arka planına yerleşmiş, çoğu zaman fark edilmeden üretilen ve sonra siyasete, gündelik yaşama ve güvenlik diline sirayet eden bir önyargı düzenini adım adım çözüyor. Kitabı okurken şunu hissettim: İslamofobi sadece dışarıdan gelen bir nefret değil; modern dünyanın kendini konumlandırma biçimiyle, ‘öteki’ni tarif edişiyle iç içe geçmiş bir zihniyet meselesi.
Kalın’ın anlatımı akademik titizlikle ilerlese de kuru değil; tarihsel arka planı, entelektüel tartışmaları ve güncel örnekleri bağlama oturtarak okuyucuyu düşünmeye zorluyor. Özellikle “güvenlik” söyleminin nasıl bir anda milyonlarca insanı potansiyel tehdit gibi göstermeye başladığını okurken, sadece siyasetin değil, kültürün ve medyanın da bu inşada nasıl rol oynadığını görmek insanı sarsıyor.
Kitabın bence en çarpıcı tarafı şu: İslamofobi bir sonuç değil, sürekli yeniden üretilen bir süreç. Bu süreçle yüzleşmeden ne empati kuruluyor ne de adaletli bir zemin oluşuyor. Kalın, meseleyi bir savunma refleksiyle değil, düşünsel bir çözümleme çabasıyla ele aldığı için kitap hem sakin hem de sarsıcı.
Net bir ifade: İslamofobi’nin sadece politik bir etiket değil, modern dünyanın aynasında beliren bir arıza olduğunu, Kalın’ın berrak ve güçlü bir dille gösterdiği bir çalışma.