Herkese merhaba. Bu güzel eserle ilgili değinmek istediğim, vakti zamanında okurken beni oldukça içine çeken bir konu var. Martin Eden’da yazarın sık sık Spencer, Darwin ve Nietzsche’den bahsettiğini fark etmişizdir. Ancak bu düşünürlerin fikirlerinin romandaki olaylarla nasıl bağlandığını, eseri bitirene kadar yeterince incelememiştim. Kitabı bitirdikten sonra yaptığım ilk şey bu konuyu enine boyuna araştırmak oldu. Bu kısa araştırmanın sonucunu yüzeysel biçimde paylaşmak isterim.
Öncelikle Herbert Spencer’ın kim olduğunu anlamak gerekir. Herbert Spencer, 19. yüzyılda yaşamış bir İngiliz düşünürdür ve en çok savunduğu fikir, toplumların da canlılar gibi evrim geçirdiği düşüncesidir. Martin Eden’da desteklenen temel görüşlerden biri de aslında Spencer’ın bu anlayışıdır.
Peki, toplumların evrim geçirmesi ne demektir? Spencer bunu şu şekilde açıklar: Güçlü ve uyum sağlayabilen bireyler hayatta kalır, zayıflar ise elenir. Bu düşünce doğrultusunda devletin herkese eşit biçimde yardım etmemesi gerektiğini, insanların kendi çabalarıyla ayakta durmalarının esas olduğunu savunur. Bu bakış açısı size tanıdık geldi mi? Elbette gelmiştir; çünkü bu, Darwin’in doğal seçilim kavramının topluma uyarlanmış hâlidir. Yani Spencer, Darwin’in biyolojik doğal seçilim fikrini toplumsal yapıya taşır ve toplum içinde de bir tür doğal seçilim olduğunu ileri sürer.
Peki Nietzsche bu işin neresindedir? Aslında o da bu çerçeveden çok uzak değildir. Martin Eden, Spencer’ın görüşlerini benimsemekle birlikte Nietzsche’nin “üstinsan” fikrine de sıkça değinir. Nietzsche’ye göre insanın amacı sıradan bir yaşam sürmek değil; kendini aşmak, yaratıcılıkta, güçte ve özgürlükte sınırlarını zorlamaktır.
Bu üç büyük düşünürün aynı eserde yer almasının sebebi artık daha net anlaşılmaktadır; çünkü fikirleri birbirini tamamlar niteliktedir. Martin Eden’ın sık sık dile getirdiği “Ben Spencercıyım” sözü de, aslında bireyin durmadan çalışarak, kendini geliştirerek ve bu sayede toplum içinde bir yer edinme çabasını temsil eder.
Uzun lafın kısası, Martin Eden’ı artık yalnızca bir aşk romanı olarak değil; bireyin kendini var etme mücadelesini, toplumsal evrim ve bireysel yükseliş düşünceleri üzerinden de yorumlayabiliriz. Bu bakış açısıyla eser, okur için çok daha derin ve katmanlı bir anlam kazanır. Not: Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir ayrıntı vardır. Martin Eden’da aktarılan Spencer, Darwin ve Nietzsche etkileri, Jack London’ın doğrudan benimsediği görüşler olmaktan ziyade, Martin Eden karakterinin dünyayı algılama biçimini yansıtır. Jack London, bu düşünceleri roman boyunca Martin Eden üzerinden sınar, onların birey üzerindeki etkilerini ve sonuçlarını görünür kılar. Bu yönüyle eser, belirli bir ideolojiyi savunmaktan çok, bireyci düşüncenin insanı hangi noktaya sürükleyebileceğini sorgulayan eleştirel bir anlatı sunar.