“Yazgımı öğrenmeliyim
Dedi salyangoz
Zarif, ipek örgü zırhının içinde
İş işten geçmeden
Duvar boyunca sürünmeliyim.”
Virginia Woolf’un “Yazma biçimini kıskandığım tek kişi sayılır” dediği öykü türünün ustalarından olan Katherine Mansfield kısa yaşamına gece gündüz demeden yazarak çok şey sığdırmış bir yazar.
Yıldız Ramazanoğlu’nun kitabın sunuşunda isabetle tespit ettiği gibi Mansfield’ın yaşadığı zamanın koşulları oldukça ağırdı. Dünyanın en büyük imtihanlarından biri olan 1. Dünya Savaşı bütün acımasızlığıyla devam ediyordu. Buhar çağından elektrik çağına henüz tam manasıyla geçilememiş, elektrikle gelen kolaylıklar hayatlara gerektiği gibi değmemişti.
Yazma ve dünya görüşü hususunda ailesiyle sürtüşmeler yaşayan Mansfield: “Hep kuşkulu ve kibirli bir despotluğu sürdürmekte ısrarlılar. İkisi de tamamen zevksiz. Sürekli kızdırıyorlar beni. Onlara bakınca içimde tüyler ürpertici bir değişiklik oluyor. Davranışlarımda kararsızlaşıyorum. Rahatsız oluyorum... Evde yaşamak asla mümkün olmayacak. Bunu tamamen anlamış durumdayım. Devamlı sürtüşmeye neden olacaklar. On beş dakikadan fazla çekilecek gibi değiller. Kafa yapısı olarak da benden çok geriler.”
Yıldız Ramazanoğlu’na göre ailesinin bu tutumu ve Avrupa’da yalnız yaşama tutkusu, Mansfield’ın 29 yaşında tüberküloz olmasına giden süreci başlatan olaylar. Doğru olabilir. Bizi doğru sava götüren tek sonuç, bu kadar kısa süre hayatta kalmış bir yazarın ardında mükemmel öyküler bırakmış olması.
Mansfield, 20. Yüzyılın ilk yarısında Londra’da birçok entelektüel, yazar ve ressamın birlikte kurduğu Bloomsbury Group’un üyesiydi. Modernist kısa öyküleriyle saygı gördüğü grupta Vanessa Bell, Roger Fry, Duncan Grant gibi postempresyonist ressamlar, John Maynard Keynes gibi ekonomistler, E.M. Forster, Virginia Woolf gibi kurgu yazarları vardı.
Henüz 34 yaşındayken hayatını kaybeden Katherine Mansfield’ın mezar taşında Shakespeare’in IV. Henry Bölüm 1’den şu pasaj yazar: “Sana bir şey söyleyeyim benim aptal efendim, tehlikeli ısırgan bahçesinden güven denen o tek çiçeği kopardık.”
Özel olarak beğendiğim ve takrar okunması elzem bazı öykülerin temasını üstünkörü bir şekilde ifade etmek gerekirse;
‘Bayan Brechenmacher Düğüne Gidiyor’ öyküsü, küçük bir kızı ve kendi halinde bir kocası olan Brechenmacher’ın herkese eğlenceli gelen bir düğünde yaşadığı ait olmama, uzaklık hislerine vurgu yapıyor. Öykünün finalinde şu satırlar ana temayı okuyucuya gösterir nitelikte: ‘Her zaman aynı,’ dedi, ‘dünyanın her yerinde aynı; fakat Tanrı aşkına, bu aptalca işte...”
Mansfield'ın öykü karakterleri sıradan yaşamların ayrıksı otları gibi olur olmadık çıkıntılık yapar, okurun karşısına çıkarlar. Onların kendi bunaltıları varken çevreleri ‘Bir Doğum Günü’ öyküsünde geçen şu tabir gibidir: “...etraf bir pazar sabahı kadar ölüydü.”
‘Bay Reginald Peacock’un Günü öyküsü ilgisiz karısından başka neredeyse her kadını zarafetiyle etkilemeyi başaran Bay Reginald Peacock’un portresini çizer. Müzik öğretmenidir, sanatla hemhâldır. Kadınlar üzerinde güçlü bir tesiri vardır. Ama hayatını paylaştığı karısı ne onun sanatına ne de kendisine karşı meraklıdır.
‘Feuille D’Albüm (Albüm yaprağı)’ öyküsü, yine kadınların ilgisini cezbeden genç, yakışıklı ama bir o kadar da utangaç bohem bir ressamın fakir, dikkat çekmeyen, sessiz bir kıza gönlünü kaptırması üzerine şekillenir.
‘Dereotu Turşusu’ ve ‘Siyah Şapka’ öyküleri kısa film senaryosu tadında ilişkilerin mantıksız gelgitlerini temel alan iki hikâye.
‘Bahçe Partisi’ belki de en bilinen Mansfield öykülerinden. Şimdiden bakınca aynı mahalledeki bir tarafta düğünün öbür tarafta ölümün yaşanmasının kesif bir sınıf çatışmasına parmak bastığı -yazarın bunu hedeflediği- pekâlâ söylenebilir.
‘Merhum Albayın Kızları’ öyküsü güçlü, otoriter bir baba figürünün boyunduruğu altında yaşamaya mahkûm kalmış orta yaşlı iki kız kardeşin babalarının ölümünün ardından düştüğü boşluğu fevkalade şekilde resmediyor.
Mansfield öykülerinin finalleri kadar vurucu girizgahları var. Bunları yazmaya muktedir yazarın ‘Şan Dersi’ öyküsünün girişi buna örnektir: “Göğsüne kör bir bıçak gibi saplanarak kalbinin derinliklerine gömülmüş çaresizlikle -soğuk ve keskin bir çaresizlikle- Bayan Meadows elinde bastonu, üzerinde cüppesi ve başında kepiyle müzik salonuna giden soğuk koridorlarda yürüyordu.
‘Bir Fincan Çay’ öyküsü, işin içine kıskançlık duygusu girdi mi insanın kalbindeki o tüm iyi niyetli duyguların nasıl bir anda yok olabileceğine harikulade bir örnek.
‘Rosabel’in Yorgunluğu’, kıt kanaat geçinen yorucu iş koşullarında çalışan genç Rosabel’in bir nevi günün yorgunluğu üstüne gördüğü gündüz düşü öyküsü. Bu öykülerin alamet-i farikası düşten gerçeğe dönüşle beraber hem karaktere hem de okura sarsıcı bir tokat indirmesidir. Mansfield'ın yaptığı da bu.
Mansfield karakterleri sıradan yaşamlarının içinde debelenip duran, dışarısının gamı kederi içinde bir an evvel sıcak yataklarına dönmek isteyen yorgun insanlar izlenimi uyandırır okurda. Lakin ya bir yakınların eksikliğinden ya da sevgisizliğinden o aradıkları huzuru kolay kolay bulamazlar. Oysa istedikleri belki de sıcak bir çaydır. Tıpkı ‘Bir Fincan Çay’ öyküsündeki o meşhur cümleler gibi:
“Hayatta bazı anlar vardır, korkunç anlar; insanın bir sığınaktan çıkıp etrafa baktığı dehşet verici görüntülerden oluşan anlar. Öyle anlara müsaade edilmemelidir. İnsan, evine gidip kendisine özel bir çay demlemelidir.”