Bin Mumlu Ev’i okurken kendimi 1900’lü yılların puslu, gizemli atmosferine adım atmış gibi hissettim. Daha ilk sayfalardan itibaren kitap, vaat ettiği o gerilimli ve merak uyandırıcı dünyayı başarıyla kuruyor.
John Marshall Glenarm’ın ani ölümüyle başlayan hikâye, ardında bıraktığı tuhaf vasiyet sayesinde klasik bir miras öyküsünden çok daha fazlasına dönüşüyor.
Jack Glenarm’ın, mirası alabilmek için bir yıl boyunca yalnızca mum ışığıyla aydınlatılan o eski malikanede yaşamak zorunda kalması fikri bile başlı başına ürpertici. Üstelik evden tek bir an bile ayrılmama şartı, hikâyeye sürekli bir gerilim katıyor.
Arka planda dolaşan gizli hazine söylentileri, evin her köşesinden yükselen tuhaf sesler ve beklenmedik ziyaretçiler, okur olarak beni sürekli “bir sonraki sayfada ne olacak?” sorusuyla baş başa bıraktı.
Romanın en hoşuma giden yanlarından biri, gizemle birlikte işlenen insan ilişkileri ve Jack’in bu tuhaf koşullar karşısında verdiği tepkiler oldu. Marian meselesi ise hikâyeye ince bir aşk ve çatışma duygusu ekliyor; her şeyin sadece bir miras oyunu olmadığını hissettiriyor.
Meredith Nicholson’ın dili akıcı, betimlemeleri ise yeterince canlı. Özellikle malikânenin atmosferini yansıtırken okurun hayal gücünü zorlamadan, sade ama etkili bir anlatım sunmuş. Ne çok ağır ne de yüzeysel tam kararında.
Kısacası Bin Mumlu Ev, klasik tadında bir gizem ve gerilim romanı arayanlar için oldukça keyifli bir okuma. Yavaş yavaş tırmanan merakı, sırlarla dolu kurgusu ve dönem atmosferiyle beni içine çekti. Gizemli evleri, tuhaf vasiyetleri ve eski sırları seviyorsanız, bu kitap sizi pişman etmez.