Puan vermedi·228 syf.··
Beğendi
·
2022 29. kitabı
Altını kısın,zira suyun dahi sükûnetle kaynamaya ihtiyacı var...Kaynadığında çayınızı "demler",dilerim,içtikçe okur,okudukça "demlenirsiniz"... Ocağımda,seve seve,teslim olup âh etmeden Duruşumu hayra yor -ki,taşmasam da coşmadayım... "Ey Sel! Hâlin nice!" diye,hatırımdan suâl eden!... Vuslat yüklü ayrılıkta,ağır ağır pişmedeyim... Allahım!...Bu kitabı okuyan herkes,Sen'den bir haber alsın,Sen'i tekrar düşünsün,Sana daha çok yaklaşsın...Kudret Sen'indir.Bu kitabı eline alan,okuyan ve okutan kimseler;hiç ummadıkları hayırlar içinde kalsınlar da,Sen'in yolunda,Sen'in uğrunda darmaduman,pesperişan olsunlar.Özellikle ve öncelikle,"Bu ne biçim duadır?" diyen kulların için,kabul eyle Âllah'ım! Âmin... Allaha sığınırım.Kendini herkesten üstte ve ötede gören kişinin yeri,kibir çukuru...İlginçtir,öyle sinsi ki,farkında bile olmadan içine çeker insanı...Bakıyorum,bazen çok hizmetli ve fedâkâr nice insan,daha az hizmet etmekte olan,daha az fedâkârlık edebilmiş bulunan başkalarını yererek,bu çukura düşüveriyor. Oysa ümitsizlik,yüzde yüz düşmenin,inanan bir insana haram olduğu bir çukurdur.Müslüman ümitsizliğe yaklaşır belki,hatta belki çok yaklaşır bazen,ama aslâ içine düşüp kalmaz.Ümitsizlik,kâfirlere hastır... Başını yardığı vakit,Leylâ'dan yüz çeviren Mecnûn'un mecnûnluğu yalandır.Mecnûn o kişidir ki,Leylâ kendisine ikram ettiğinde de,kaş çattığında da,Leylâ der,gezer... "Asl-ı Hayy'ım...Nesl-i Hû'yum...Asl-ı Hâr'ım...Nesl-i Su'yum...Ey Yâr! Hadi! Hiç ayrılmayasıya gözlerine daldır...Ki köşk,ırmak,olmasa ne gamdır...Mâdem sordun,bile bile...Murâdın söyletmekse...İşte,adım:Nesl-i Yâr'dır... Alnımda böylesine etiketten ibaret kalmışken ümmetlik,nasıl olur da,"Yâ Rasûlallâh!Ben,Senin ümmetindenim!Bana da şefaat et..."derim!? Arkamdan er kesilip,gıybet düzen âdemin, Yüzü yüzümde iken,gıkı çıkmaz,şaşarım! Ne menem bir yürek ki,mertlikten nasibi yok, Böylesi has peynirse,ben küflenmiş kaşarım! Yüzü sımsıcak dostlardan yardım gelmeyince,soğuk bakışlı yılanların,yardım maskeli tefeciliğine kalıyor meydan... Nâmusluyu namussuz eyledi zan, Bilmem kalmadı mı akılda iz'an, Hasret çeker olduk,gel,ey hüsn-i zan! Sığ idrakten daha büyük zül var mı? Senden,payına düşen hisseyi alabilen,kârlıdır."Gününü","Günâh"ından duyduğu pişmanlıkla,"âh"edip inleyerek geçirene,"günah-kâr"denir.Zira ancak bu kişi için,"günah","kâr"a gebedir. İstemek de sevmek değildir.Her istediğini sevmezsin.Ve bazen,en çok sevdiğini,sırf zarar görmesin diye kendinden sakınır,hasretiyle yanarken,yine de kendin için istemezsin...Seven,sevdiği karşısında kendi arzularından âzâd olmuş olandır. Sevabın hırsıyla parlayan bin gözden,günahın pişmanlığıyla ağlayan bir çift göz,daha iyi değil midir!? "Sevgiliyle bakışmak,en çok tenhâda hoştur." Gerçi,seven sevdiğiyle kalabalıklar içinde de yalnızdır ya,o ayrı bir kapı... "Ne fark eder ki be cânânım...Sen ne buyurursan,o olsun adım...Sen ne dilersen,o olsun...Zaten,senin deyişinin eseri değil mi bütün varlığım? İsmimi de dilediğince var et...Dilersen yok et...Ama hani,sen ki Allâh'ın Mecnûnu bildiğimsin...Sen ki,bu Mecnûn kalbinle,beri görüşün bile bana nîmettir...Kaldı ki,adımı hatırlamışsın,unutmuşsun ne gam...Bakıyorsun ya yüzüme...Bakıyorsun ya bu nice güzel yüz arasındaki yüzsüz yüzüme...Bu,bana zaten ikram olarak yeter..." Sarayının içine al beni nokta...Kapılarda beklediğim yetsin...Gerçi, beklemekten erinir değilim lâkin...Secdede arama başımı,bir kuru tastır... Şükürde arama dilimi,pek aciz,tutulur kalır.Dedim ya...Bir tek ibadetim kaldı,başka yok:Gözlerin gözlerime değdiği vakit...İşte,orucum da,namazım da,sadakam da o benlm...Ki lûtfetmedikçe Sen, ondan da mahrum,ondan da uzak,ondan da bikesim...Sen olmayı istiyorum...《Ben olmanı istiyorum.》deyişinden cesâretle...Başka ne gözümde dünya,ne àhiret...Sen'i istiyorum,beni istediğince...Zira ancak istediğince isteyebilecek kadarım...Sen istemedikçe,istemeyecek kadar... Beni Sana neden emânet ediyorlar ki; Sen öz sahibimsin,emânetçim değilsin.Bunca emânetçinin, Sana emânet etmesi beni,nasıl da zoruma gidiyor,işte,bilirsin... Zira, "sahip olan" emânet eder, "emânetçi olan" sahibine sadece teslim eder... Her şey bir yana dağılsa diyorum Sevgilim! Her söz bir yana kaçsa! Bu şiir de unutulsa! Sadece insanlar değil, Bütün kuşlar... Pınarlar... Ve rüzgârlar... Herkes sussa keşke... Her şey sussa... Ben de sussam da... Dolaysız,zamansız,apansız! (Nerededir o dem?!) Sadece sen! Desen ki... Seni Seviyorum! Bu aynı "Ben,kuluma şahdamarından daha yakınım!" buyuran Rabbimin hâli gibi...Şöyle ki:O bana şah damarımdan daha yakınken,ben çoğu zaman O'ndan gâfil kalırım...Ve O'nunla bunca yakın oluşumuz,benim O'na duyduğum sevginin değil,O'nun bana duyduğu şefkatin neticesidir... Seninle aynı ayda doğan arkadaşlarım sanki Sen'in "sıkıntı çekme" sünnetini pek yoğun yaşıyor gibiler...Aklıma pek imtihanlı geçmekte olan bir ömür geliveriyor,biri "Nisan'da doğdum."deyince...Bu ayın başında doğanlara "Koç" diyorlar.O çileli arkadaşlarıma,"Koçum benim!"deyip,espriyle karışık teselli vermeye çalışırken,hep bir kolaylık ve kavîlik duâsı ediyorum gizlice...Bir yandan,Sen'deki kavîlikten eser taşıdıklarını seyredip,saygı duyuyorum onlara... Nedense,sevdiklerini toprağa verirken ağlayışından ziyade,geride bırakıp gittiklerinin hâli geliyor gözlerimin önüne...Nedense,ağlayışından ziyade,sana ağlayanların hâli acıtıyor içimi...Belki,Sen'den geriye kalmışlardan biri olduğum içindir,Sen'den ayrılmayı yaşamışların hâlini az çok hissedivermem...Seni,hiç görmeden;sadece yaptıklarını ve yaşadıklarını duyarak tanımaya çalışmak tuhaf...Sen'i bizzat görüp,dokunup,kokunu duyup,sözlerini senin meclisinde,senin sohbet halkında dinleyip de Sen'den ayrılmış olanlar,şüphesiz pek çetin bir imtihan pek ağır bir acı yaşamışlardır.Fakat bu ağırlık,elbet seninle birlikte bulunmanın hazzına ait bir külfettir.Kendimi hem o hazdan,hem de o külfetten uzakta hissediyorum.Hani biraz,Medine'ye seni ziyarete gidip gelen hacıların yüzünde oluyor sanki o acı.Ve ben bunuda anlayamıyorum,çünkü oralara gelmişliğim hiç yok... Hem,karnı açlıktan hiç sırtına yapışmamış,karşısına çıkan densizlere karşı Senin gösterdiğin sabrın zerresini bile,neredeyse hiç göstermemiş...Bir hurmayla doymasını bilmemiş...Bir "söz taşı"na,başka bir"söz taşı"yla karşılık vermekten geçmemiş biri olarak ben,Senden aşkla bahsetmeye kalksam,ne çıkar?! Taif de taşlanışın ve buna rağmen sadece ellerini açıp,o kişiler için hayırlı bir nesil dileyişin,benim için çok uzaklarda bir hâl iken,Sana dair sevgi cümleleri kursam ne çıkar?! Derdin ki bana,abdestini al.Güzel elbiselerini giyin.Kokularını sürün.El âleme giderken süslenmeyi biliyorsun! Hadi,benimle buluşacağında da şık ol!.. Ama ben,bazen pek güzel geldim sana... Bazen pek darmadağın... Acep diyorum,bu mu zoruna gitti?! Kılığımı kıyafetimi,kokumu mu beğenmedin?! Hani suyla,sabunla,miskle gidermeye çalıştım da,yine de o hassas burnun,kalbimdeki necâsetin kokusunu aldı,beni ondan mı terk ettin?! Kıldım demesi kolay da seni... Kılması zor imiş!... Günah kirine bulanmış kişiyi, sizin gibi suya atarlar. Ama bizim suya atılmamız, sizinkine benzemez. Sizde bir leğen suyla mümkün olan şey, bizde sadece onunla değil, yanı sıra vicdan sızısından doğan ter suyunu ve pişmanlıkla akan gözyaşını da gerektirir. Leke ne kadar ağırsa, bu yıkanma da o kadar uzun sürer. Günah tan kaçan, nefsinin «haddini aşan istekleri»nden kurtulmaya çalışan kişi, dedenizin çektiği acının bir benzerini yaşar. Dedeniz ki, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın mübarek sırtındaydı ve Züleyhâ’nın elinden kaçarken, arkasından yırtılmıştı. Şimdi siz, âhir zaman gömleklerisiniz. Üzerinizde birkaç sıradan lekeyle çamaşır sepetinin içinde oturmayı «çile» sanıyor, sızlanıp duruyorsunuz. Söyleyin hele, dedenizin canı yok muydu, kardeşleri tarafından kuyuya atıldığı vakit, Yûsuf’un ayrılığından canı gider gibi oldu da, edebinden sesini bile çıkarmadı?! ​Dedeniz kirlenmekten kaçmıştı, oysa siz, temizlenmekten kaçıyorsunuz. "Öyledir ya!..." dedi Garip..."Nefsin elinden kaçarken yırtılmaktır aşk...Ve tadını en iyi Yûsuf'un gömleği bilir." İç kabuk, düşüncelerinin, hayallerinin, duygularının kabuğudur. Şöyle düşün: Bir elmanın kabuğu, bir yönüyle dış kabuktur. Zira elmanın içini oksitlenerek kararmaktan, dış tesirlere mâruz kalıp yıpranmaktan, kem gözlere ve kirli ellere muhatap olmaktan korur. Bir yönüyle de iç kabuktur ki, elmanın içinde kurt mu var, çürük mü var, yoksa elma pek leziz ve sağlıklı bir durumda mıdır, bunu gizler. Hayallerinin örtüsü ne vaziyette?! Sadece saçlarını ve tenini örtmekle mi kalıyorsun? Gönlünde taşıdığın kurtlu, çürük ya da pek leziz hislerinin perdesi ne âlemde? Öyle ki, bu perde sağlamsa, elbet sözünden, bakışından ve tavrından belli olur. Bu perdede yırtıklar ve özürler varsa, elbet, bu da hâline ve sözlerine yansır!.. Kara,diye tanımlanan günlerin güzel olması, Dostlar,demet gibi tek bir yere toplandığındandır. Gülümseme görürseniz,cenâzemin gül yüzünde, Bilin ki,dostlar eliyle,Yâr'e yol aldığımdandır. Hem “Allah versin!..” de ne demek?! Sanki bana bir tas çorbayı zaten, sen mi vereceksin ki? Hayır, onu bana verecek olan zaten Allah’tır. Akıllı ol, uyanık davran da, sebep olmaya bak. Zira, Allah “karnı aç ben”i senin kapına göndermekle, ikimiz için de hayır murad etmiştir. Sen bencillik eder, gaflete düşer de elindekini paylaşmazsan, elbet gidecek başka bir kapı bulurum. Zira Allah’ın kulları pek çoktur. Bu insanoğlu, elini gözüne kapasa, ardını göremez. Sis inse, bir metre ötesini seçemez, ama… Yine de, sanki görüyormuş gibi, kalplere dair yorum yapar. İnsan bu… Kırk gün olmadan gözünü açtı diye bebeğe şaşar da, kırk yaşında kör gezisini tuhaf bulmaz insan… Zaten, şaşıdır çoğu zaman… Biri iki görür. Hatta bu da kesmez, biri yüz, biri bin görür. Gerçi, binde biri gören de yok değildir. Zaten, belki de şu dünya, onlar hürmetine hayatını sürdürür. Bir sözüyle, görmeyene göz olur kimisi… Kimisi de bir sözüyle, gören gözü kör eder. Her sözünü düşünerek konuşanlarla, düşünmekten, konuşamayanlar vardır. Bu ikisi iyi hoş da, bir de, konuşmaktan vakit bulamadığı için, düşünmeyenler vardır. Böylelerine “geveze” derler. Kimileri, adam sansınlar diye konuşmamaya muhtaç… Kimileri de, adam olmak için, konuşmaya… Lâf ile peynir gemisi yürütür kimisi… Kimisi lâf ile dürtmese, bir adım yürümez. İnsanlar, lâklâk derler, fuzûlî konuşmaya… Ama her nedense lâklâk, insanların hobileri arasında baş sıraya yerleşmiş gibidir. Kimileri vaat etmekten iş yapamaz. Kimileri iş yapmaktan konuşmaya vakit bulamaz. 《Biz pergel gibiyiz.Sâbit ayağımız şeriattedir.Diğeriyle bütün âlemi dolaşır,gezeriz.İşte bu yüzden,ayağımız kaymaz!...》 Güzel elbise...Senin bir var oluş amacın vardır.Bu amaç,insanları örtmendir.Bir insanı hayvandan ayıran en belirgin özelliklerden biri giyinmesidir. Bazıları pasaklıdır,kokutuncaya kadar;bazıları da pek titizdir,buruşuncaya kadar giyer.Pasaklının elinde vîrâna,titizin elinde de,yıkana yıkana liğmeye dönersin. Akıl zenginliği denince,aslen,mevcut aklın nerelerde,ne şekilde,ne yararına kullanıldığına bakmak gerek!...Zira aklı az nicesi, o az aklını bereketlendirirken, aklı çok kimisi de, o çok aklıyla sapıtır. Kâh bir gazete, kâh bir kahve köşesinde, kâh bir okuldadırlar. Elbette her fikrin alıcısı bulunduğu gibi, karalayıcısı da mevcuttur. O halde, bir fikir zengininin imtihanı, kendisine muhalefet edip duracak olan, "kendince fikir zengini" bir başkasına, sabretmek olsa gerek... Ya şu doğru sözleri için yemin edip duranlara ne demeli? İnanmasınlar be kardeşim, karşına her çıkanı, her sözüne inandırmak zorunda mısın? Niye yemini bu kadar ucuzlatırsın? Gerek var mı? Değer mi? Yemin etmek, sünnettir. Ama hele bir bak, Peygamber kaç yerde, ne sebeple yemin etmiş?! Senin yemin edip duruşunun, bir sokak çocuğunun sövüp durmasından ne farkı kalıyor böyle olunca? Ağız alışkanlığı etmişsin. ...Ben bir çocuk daha yapacağım!.." tarzında, "salaklığa varan" sözleri, genellikle bunlardan duyarsınız. ​"Salaklığa varan" dediğim için yadırgamayın, zira bir çocuğun dünyaya gelmesine ancak ve ancak vesile edilen bu insanlar, sanki çocuğu kendileri yapıyormuş gibi, "çocuk yapmak" diye bir şeyden bahseder dururlar. ​Sanırsınız ki, tarhana çorbası ya da un helvası yapılıyor. ​Ee, tabii onlar kendilerini böyle "çocuk bile yapabilen müthiş varlıklar" olarak görmeye başlayınca, yapamayan diğerlerine de "beceriksiz" gözüyle bakarlar. Eğer senin karşında böyle olmazsam, o ilk vahiyden sonra yıllarca ikinci bir işaretin hasretiyle kavrulduğu hâlde, Rabbini beklemiş olan Habibullah'ın aşkından nasip almış sayılabilir miyim? ​Sadece verişini değil, esirgeyini de aynı şevkle karşılamam; verişinden şımarmayıp, vermeyişinden ümitsizliğe düşmemem gerekir. ​De ki: hiç seninkinden güzel yüz gören, seninkinden âlâ söz duyan mı olmuş?! Hâsılı bilmem: Kimi zengin, pek zengin; kimi zengin, pek fakir... Kimi fakir, pek fakir; kimi fakir, pek zengin... ​Ama hissederim: Zengin bir zengin yahut zengin bir fakirsen hoş... Fakir bir fakir yahut fakir bir zenginsen boş... "Derviş'in fikri neyse, zikri de odur." derler ya hani, bu zikir zenginlerinin bir kısmı, derviş huylu olmalı ki, zikrettikleri, fikrettikleriyle örtüşür. Bazılarının ise, fikri başka, zikri başkadır. O hâlde, seni sevenin senden korkması, senin sevgini, senin yakınlığını kaybetme endişesinden ibarettir. Seven, bu kaygıyı delice hissettiğinden, emirlerini yaşamaya, nehiylerinden sakınmaya meyleder. Hem seni sevdiğini iddia edecek, hem senin hiçbir talebini umursamadan, kafasına göre yaşayacak olan insan, sahtekâr değil de nedir?! Seven, sevdiğini de umursamayacaksa, yâhu bu dünyaya ne demeye gelmiştir!? Konuşma vardır,cehenneme yol olur.Konuşma vardır,cennete bilet...Kimi söz fesat çıkarır,kimi söz tam ibâdet...Bazı insan yaşamadığını yaşamış gibi konuşur,münâfıklar gibidir. Kimisi,yaşadığını bile konuşmaktan,riyâ olacak diye,çekinir... Zira,hayat tarzın hâline gelmemiş,senden bir parça olmamışsa...Makam,mevki,para,diploma ya da sevgili(!) hatırına vazgeçebildiğin bir şekil olarak kalmışsa,pek yazık olmuş demektir. Seyrek dizilen taneler için asla hüzünlenme... Zira az seyrek dizilen tesbihi çeken el, o taneleri hep birbirine kavuşturur... Hele bir de yâr eliyse, taneler o ele vuslat yaşarken, birbirine hasretin tadını alırlar. Yâr eliyle; birbirlerine vuslatı hediye eder tanelere, çektikçe tesbihi... Yani, hasrette vuslatı, vuslatta hasreti tadarlar. Hiçbiri eksik olmaz. Aşka güzellik veren hasrettir, gâye vuslattır. Seyrekçe duruş hasreti artırır. Her çekişte vuslat gerçekleşir. Sonra yine hasret, çektikçe yine vuslat... Yani, bitimsiz vuslat yerine hasretle dağlanan, kavîleşen bir sevdâ, 'biteviye vuslatlarla kavî bir aşk manzûmesi' çıkar ortaya... Dertlenme... Fakat ne vâkit,o âşıklık iddiâ edenlerden birine dikenimi değdirecek oldum,canının derdine düştü de,çekip gitti.Senin için ölürüm,diyenlerin,daha tenlerini çizmeme bile dayanamadıklarını ve yalancı olduklarını görmek,beni böyle hüzünlü yaptı. "Ağlamayı sevmeyenler,gülmeyi de sevemezler." Önce besmele...Sonra bir,iki,üç...Otuz üç...Araya bir nişâne...Ardından bir daha otuz üç...Hemen araya ikinci bir nişâne...Bir otuz üç daha...Ve başa imâme...Tüm o âşık boncukları,bir başa vücut edince,ipi keser,düğümü atar,sanki "Allah ayırmasın!" der gibi duâlı bakışlarla okşayıp bir kenara kaldırırdı. Sadece"Bir of çeksem,karşıki dağlar yıkılır."diyerek gürleyenlerden değil,lâkin,çektiği bir "of!" ile,kendi içinde,güneşi görmeye mânî dağ ve tepe nâmına her ne varsa yıkılan,samimi ve ihlâslı kullarından olmayı nasib et...Sıcak ekmeğe dokunduğumda duyduğum hazzın aynısını,bayat ekmeğe dokunduğumda da duymayı nasib eyle... Kara gözlerinden,ay parlaklığını kıskandıran teninden,gül kokundan,inci dişlerinden,o hafif dalgalı saçlarından,hasır izi çıkmış gül yanağından hangi yüzle bahsedeyim ki?! Yumuşacık yastıklarda gömülüp kalmış,uykulu yüzümle mi?! Lâf gemi,sözler küreği,çek babam,asıl! Bakalım,bitmek bilir mi,bu sözlü fasıl! Hâsılı,göz öyle bir şey ki,kiminde bakar ve görür,kiminde ise tam bir bakar kördür...
İmameyi Yaktı AteşNeslihan Nur Türk · Erkam Yayınları · 201776 okunma
·
408 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.