Kitabın adı sizi yanıltmasın çünkü bu roman 12 Dans Eden Prenses masalının bir uyarlaması, belki hikâyeyi Barbie filmi olarak da tanıyor olabilirsiniz; şahsen ben o versiyonunu biliyordum. Elbette ki burada okuyacağınız şey daha karanlık ve yaşı biraz büyük kimselere hitap edecek türden bir kitap. Nitekim içinde ölüm tasvirleri, korku unsurları ve yine o tarz rahatsız edici içerikler mevcut. Hadi şimdi biraz da konusuna değinelim:
Hikâye Salann Adaları’nda yaşayan bir dük ailesi ile başlıyor. Ortun Thaumas ve 12 kız evladı en önemli karakterlerimizden, tabii listeye dükün yeni eşi Morella gibi aile dışı eklentiler de dâhil olunca liste biraz uzuyor. Fakat bilmeniz gerekiyor ki adamın önceki karısıyla dört kızı vefat etti ve hepsini de denizin dalgalarına teslim ettiler. Salann Adaları’nda yaşayan Tuz Halkı, denize ve onunla bağlantılı bir tanrı olan Pontus’a tapar, hâliyle ölülerini de tuzlu su vasıtasıyla ona geri yollarlar.
Biz ise son olan yani Eulalie'nin ölümü yüzünden gerçekleştirilen cenaze merasimi ile olaylara dahil oluyoruz. Şahsen ailelerine ait o yeraltı mezarı ve merhum için düzenlenen ritüeller hem çok güzel hem de tüyler ürperticiydi; zaten kitabın geri kalanında da hep benzer bir hava hüküm sürdüğü için pek çok açıdan hoş olmayan bir okuma deneyimi yaşadığımı söyleyebilirim.
E bu kadar kişi peş peşe hayatını kaybedince doğal olarak insanlar arasından fısıltılar başlıyor ve herkes Thaumas ailesinin üzerinde bir lanet olduğuna kanaat getiriyor.
Bizim ana karakterimiz olan Annaleigh, altıncı çocuk ve bir boy büyüğü dışında tüm ablalarını sırasıyla kaybetti. Evet, tuhaf bir şekilde hepsi yaş sırasına göre öldü ve en başta giden de anneleriydi.
Küçük bir ayrıntı: Bunların geleneklerine göre her vefatın ardından 1 yıllık yas sürecine giriliyor. Ölümlerin de peş peşe yaşandığı göz önünde bulundurulunca, bu ailenin senelerdir bir yas döngüsünün içine hapsolduğunu söyleyebiliriz. Bu, kim ne derse desin, çok kasvetli ve can sıkıcı bir durum.
Nitekim Thaumas ailesi için de öyle oluyor ve daha Eulalie’nin kırkı bile çıkmadan bunlar yas sürecini boş verip eğlenme kararı alıyorlar. Gerçi buna sebep biraz da yeni gelin Morella’nın hamilelik duyurusunu tam olarak kızın cenaze töreninde duyurması. Baba da tabii hemen vites değiştirip kendini oğlan olacağına inanılan bebenin heyecanına kaptırıyor; n’apsın, 12 kız fazla geldi herhâlde.
Ailedeki herkes yastan kurtulmaya o kadar hevesli ki kimse Eulalie’nin ani ölümünü sorgulamıyor bile, tabii Annaleigh dışında kimse. Şüphesiz Thaumas ailesinin büyük küçük tüm fertleri arasında sağduyusu en yüksek olan, ölüye saygı gösteren ve yaşanan olaylar için birtakım cevaplar arayan tek kişi o. Ve Annaleigh, diğer ablalarının aksine bu seferki vefatın kaderin işi olmadığına inanıyor. Etrafı biraz eşeleyince de şüphelerinin haklılık payı olduğunu görmüş oluyor. Evet, Eulalie’yi birisi öldürdü ve o kişinin hâlâ Thaumas’ların etrafında dolaşma ihtimali var.
Peki danslar, ayakkabılar ve sihir bu hikâyenin neresinde derseniz merak etmeyin, şimdi oraya da geliyoruz.
Dük ailesi yastan kurtulunca ilk işleri herkes için rengârenk kıyafetler, ayakkabılar ve aksesuarlar almak oluyor; ki ailede bu kadar çok kadın varken böyle bir gelişme yaşanması içten bile değildi. Bir de herkesin siyah yas kıyafetlerinden ve olta taşından yapılma kasvetli mücevherlerden kurtulmak için duyduğu inanılmaz istek var. Zaten ufukta düzenleyecekleri bir etkinlik olduğunu da belirtmem gerek. Bunlar için bahane üstüne bahane oluyor işte. Dolayısıyla geriye kalan kardeşlerin her biri için inanılmaz güzellikteki peri ayakkabıları sipariş ediliyor ve bu da yaşanacak malum olayların ilk adımı vazifesi görüyor.
Annaleigh bir taraftan kardeşinin cinayetini soruşturmaya devam ederken bu süreçte yakışıklı bir beyle de karşılaşıyor. Ama bu arada başka trajik olaylar da meydana geldiği için herkesin morali iyice bozuluyor. Bunun üzerine ana karakterimizle yaşıt olan ve şu an adalardan birindeki İhtiyar Maude adlı deniz fenerinde çalışsa da yapılacak etkinlik için izin alıp taa buralara kadar gelen Fisher adındaki genç tarafından kızlara anlatılan bir efsane her şeyi değiştiren asıl şey oluyor.
Efsane, Tuz Halkı’nın tanrısı Pontus’a ait, kişiyi hayal ettiği her yere götürme gücü olan inanılmaz bir kapıyla ilgili. Sırf dikkatlerini dağıtmak için kardeşler Fisher’la birlikte kapıyı aramaya koyuluyor ve şaşırtıcı bir şekilde onu buluyorlar da. Kapı onları inanılmaz güzelliğe sahip, daha önce hiç görmedikleri bir yere ve muazzam bir baloya götürüyor. Zaten bu sihirli geçit evlerine çok yakın olduğu için de ilerleyen günlerde kızlar her gece kapının önünde biterek bir sonraki durakta gerçekleştirilecek olan sıradaki baloya katılmak için davetiye edinmeye çalışıyorlar. Bu da onları sanki ayaklarında diş varmış gibi ellerinde avuçlarında bulunan bütün ayakkabıları yemeye itiyor.
Alın size her gece gerçekleşen gizemli dansların ve telef edilen ayakkabıların hikâyesi; ölüm saçan bir lanet eşliğinde elbette.
Fazla ayrıntılı konumuz bu şekildeydi. Yani düşününce bayağı bir şey anlattım ama önemli spoilerlardan da özenle kaçındım, bu sebeple hepsini okusanız dahi ölmezsiniz, merak etmeyin.
Şimdi de kitap hakkındaki düşüncelerime gelelim. Tümüyle bakarsak iyi bir hikâye; konusu farklı ve işlenişi de güzel. Hem sihir hem de ölüm bir arada ama bana havası biraz fazla kasvetli geldi. Yani o büyülü baloların olduğu sahnelerde bile okuyucu bir şeylerin yanlış olduğu hissine kapılıyor ve bahsi geçen güzelliklerin keyfine bir türlü varamıyordu. Yine de özellikle bu tarz rahatsız edici bir kitap arıyorsanız aradığınızı bulduğunuzu söyleyebilirim.
Bu arada tür açısından oldukça zengin çünkü romantizm, fantastik, gizem ve gerilim bir arada. Kombo yapmışlar anlayacağınız. Gerçi bu kadar şeyi 400 sayfada işlemeye çalıştıkları için bazı yerler doğal olarak biraz aceleye geldi, özellikle de son 100 sayfa için bunu söyleyebilirim.
Bunun yanında kitabın ara kısımları biraz durağandı; yani daha iyi bir olay örgüsü düzenlemesiyle bu sorun kolaylıkla çözülebilirdi bence. Neyse, bazı insanlar finalin hızlı gerçekleştiğini söyleseler ve buna biraz ben de katılsam da öyle büyük bir sorun yoktu diye düşünüyorum. Evet, son düzlükte çok fazla şey ortaya çıktı ve biraz bilgi yüklemesine uğradık ama anlaşılıyordu iyi kötü.
Korku tam olarak vardı diyemem ama içeriğinde hayaletler, halüsinasyonlar, çarpıtılmış gerçeklik, ölüm ve şiddet tasvirleri, delilik emareleri bulunuyordu ve bunlar da psikolojik açıdan etkileyiciydi tabii; yani en azından insanın tüyleri diken diken oluyordu kitabı okurken.
Değinmeden geçemeyeceğim bir şey var ki o da hikâyedeki ayrıntılar. Betimlemeler özellikle oldukça üst düzey. Ayrıca kendine has din ve inanç sistemi de bir hayli derin. Tuz Halkı ve onların tanrısı, inançları ve bununla alakalı tüm ayrıntılar oldukça detaylı, farklı ve ilginçti. Bu da kitapta en çok beğendiğim şeylerden biri oldu.
Yani günlük konuşmalarından tutun da çok çeşitli kıyafet, dekorasyon ve süs malzemelerine, oradan yiyecek-içecek kültürlerine kadar her şeyleri o kadar inançlarıyla örtüşüyordu ki bütün bunların ne kadar iyi düşünüldüğünü hissedebiliyordunuz. Yani belki inanmazsınız ama kitap boyunca tuzun tadını dilimde hissettiğime yemin edebilirim.
Romantizme gelirsek, kötü değildi bence ama fazla hızlı gerçekleşti gibi. Annaleigh çok çabuk Cassius’tan etkilenip onunla ilgili hayaller kurmaya başladı, hatta bu hayaller daha ilk karşılaşmaları sırasında dahi gerçekleşti. Cassius ile ilgili birtakım gerçeklere ise spoiler mevzusu yüzünden giremiyorum ama çok gerekli miydi böyle bir arka plan, bilemedim. Sanırım yazar erkek karakterimize de biraz sihir katmak istemiş; yıldız çocuk seni.
Şu lanet meselesinin aslı ise bayağı ilginçti, yani en azından oldukça beklenmedikti diyebilirim. Yine de keşke tüm bunların açıklandığı final kısmı en azından birkaç sayfa daha uzatılsaydı da her şeyi daha sindire sindire anlayabilseydik diyorum.
— MİNİ MİNİ SPOİLER ALARMI —
Fisher’a gerçekten çok üzüldüm ve onunla ilgili gerçeği öğrenince de aşırı derecede yıkıldım. Eulalie’nin ise b*k yoluna gittiğini düşünüyorum. Üçüzlerden ikisinin kaybı da çok ani oldu, en azından geride kalan Lenore için. Belki kızlar sihrin etkisiyle balolara bu kadar takıntılıydı, yine de ben Camille’in davranışlarını fazlasıyla sinir bozucu buldum; yani gidip de o ölseydi gram üzüntü duymazdım mesela.
Annaleigh, senden azıcık sapıklık sezinlesem ve birkaç davranışını beğenmesem de yine de iyi kızsın; başrol yapmak için yazar en doğru kişiyi seçmiş.
Kosamaras’ı gerçek hayatı bırak, rüyalarımda bile görmek istemezdim çünkü oldukça dengesiz ve korkutucu biri. Yani bıraksanız hiç Viscardi’yi falan hikâyeye karıştırmadan olayları sırtlanırdı; sağlam karakterdi çünkü. Viscardi ise konuya o kadar hızlı girip çıktı ki onun neci olduğunu anlayabilene aşk olsun diyorum.
Son olarak Ortun, Morella; ikiniz de pislik insanlarsınız ve başınıza gelen her şeyi de hak ettiniz. Fakat sizin yüzünüzden kurunun yanında yaş da yandı ve olan Thaumas düzinesine ve onların annelerine oldu.
— MİNİ MİNİ SPOİLER İS OVER —
Uzun lafın kısası Tuz ve Keder Evi , şans verilebilecek bir kitap. Öyle muazzam değil belki ama oldukça özgün bir hikayeye sahip. Zaten incelemeyi buraya kadar okuduysanız kitapla ilgili bir karara da az buçuk varmışsınız demektir. O zaman ben sizi tutmayayım; herkese iyi akşamlar ve hem bol hem de güzel kitaplarla geçen günler dilerim.