Bu sıra dışı öykü, okuru geleneksel bakış açılarından sarsıcı bir şekilde çıkararak, bir Azrail’in gözünden insanlığı izlemeye davet ediyor. Öykünün başkahramanı, görevinden saparak bir insan bedenine giriyor ve ölüme alışık gözlerle hayatı, insan olmanın anlamını, dinin toplumdaki yerini, ekonomik eşitsizlikleri, politik ikiyüzlülüğü ve bireysel yalnızlığı gözlemliyor.
Yazar, sosyoloji ve felsefeyi güçlü bir şekilde harmanlayarak okuyucuyu düşünmeye sevk ediyor. İnsanların kendi yarattıkları dünyada kayboluşlarını, sıradan ama anlam yüklü diyaloglarla; mizahın ince ayarıyla sunuyor. Azrail’in şaşkınlığıyla insanın trajikomik halleri bir araya geldiğinde ortaya hem güldüren hem sorgulatan sahneler çıkıyor.
Dili sade, anlatımı akıcı olan roman, akademik bir zeminde değerlendirildiğinde varoluşçuluğun izlerini taşıyor. Nietzsche’den Camus’ya, Weber’den Baudrillard’a kadar pek çok düşünsel arka plana kapı aralıyor. Azrail’in insan bedenindeki deneyimi, adeta modern toplumun röntgeni gibi çalışıyor: Tanrı’yla pazarlık eden insanlar, ahlakı çıkarla harmanlayan sistemler ve anlamını yitirmiş hayatlar...
Sonuç olarak, bu kitap sadece bir hikâye değil; aynı zamanda yaşamın, toplumun ve insanın iç yüzüne tutulan felsefi bir projektör. Okuru, kendi varoluşunu sorgulamaya yönlendiren ve bunu yaparken dilinden mizahı eksik etmeyen, çok katmanlı bir anlatı. Ölümün bile insanlığı anlamakta zorlandığı bir çağda, bu öykü belki de kendimizi anlamaya dair güçlü bir anahtar sunuyor.
Herkese keyifli okumalar dilerim.
Elinize, emeğinize sağlık. Bu değerli yolculuk ve hediye için teşekkür ederim.
Muhammet Oğuzhan Yalçın