Selamlar nasılsınız, serinin ikinci kitabı ile geldim
Ve şunu net söyleyebilirim ki ilk kitaba göre bu kitapta olaylar resmen arşa çıkıyor. Elinizden bırakmanız imkânsız. “Aman Allah’ım o son neydi?” diye kaldım öyle
Normalde Aidoneus’u pek sevmezdim ama o finali okuyunca… yapma ya dedim.
Bugün size Astrid’in gardiyanlığa ilk adımını attığı, fakat hiçbir şeyin kolaylaşmadığı o karanlık ve gizem dolu yolculukla geldim. Okurken sürekli “tamam artık durulur” diyorsun ama hayır… Daha yeni başlıyoruz.
Astrid’in zihnine doluşan görüntüler, yüzyıllardır saklanan gizemli kutular, evrenleri yerle bir edebilecek güçler derken sayfalar resmen akıp gidiyor.
Diğer gardiyanlar, ruh bağıyla bağlı erk hayvanları ve onları gizlice izleyen o görünmeyen tehlike… Gerilim her sayfada biraz daha artıyor.
Antares evrenindeki mezarlık sahnesi var ya… İşte orada Astrid’in kaderiyle yüzleşmesini iliklerime kadar hissettim. O kutuyu eline aldığında farkına vardığı güç… Tüyler diken diken.
Evrenler arası geçitlerin yer değiştirmesi, katil bir ruhun Castor evrenine sızması derken olaylar iyice karışıyor. Astrid tüm bunlarla savaşırken yaklaşan büyük felaketin farkında bile değil. Zaten en ürkütücü olan da bu.
Kutular bir bir açılırken onları izleyen başka gözler… Offf
Bir de Astrid & Endymion aşkı var… Aralarındaki çekim artık inkâr edilemez bir hâl alıyor. O kadar naif, o kadar güzel ki… Endymion ne güzel sevdi be
Derken Douglas’ın kim olduğunu öğrendiğimiz an… Astrid ve Ashton’la birlikte ben de şok oldum. Ama asıl bomba Douglas ile Aidoneus arasındaki bağı öğrendiğimde geldi. Hadi canım! dedim resmen.
Ve benim en sevdiğim Noris Yine çok tatlıydı. Kaybettiği kardeşi Sharon’u bulduğu sahne… Kalbim
Ama asıl bomba geliyor… Noris’in karşılaştığı kişi var ya… Okurken yüz ifadem net şuydu
Peki bu kişinin Astrid ile bağlantısı ne?
Bir de Penelope’nin gerçeğini okuduğumuz an…
Kısacası bu kitapta gizem, güç, tehlike ve duygular öyle güzel harmanlanmış ki okumayı bırakmanız imkânsız.
Bakalım Astrid’i ve bizi daha neler bekliyor…