Kitabı Petros amcanın yeğeninin ağzından okuyoruz. Akıcı bir kitaptı, sürükleyiciydi. Satırları sonucunu merak ederek okudum Kitapta dikkatimi çeken Petros Amca’nın zekasından çok takıntısı oldu. Kendini bir matematik dehası olarak görmesi ve Goldbach sanısını ispatlama arzusunu hayatının merkezine koyması, aslında onun en büyük başarısı değil, en büyük kaybıydı. Çünkü bu ispat uğruna sadece zamanını değil; ilişkilerini, insanlarla bağını ve yaşamın kendisini feda etti.
Yeğeniyle olan ilişkisinde ise ilk bakışta sert ve kırıcı görünen bir tavır vardı ama altında yatan sebepler farklıydı. Kendisine yaptırmak istediği şeyi bir başkasının yapmasını istemesi kendi kibrinin kabullenmeye izin vermemesi ama bir başkasına bunu kabullendirme arzusu duyması. Hayatta da karşımıza çıkabilir bu tarz durumlar. Kendi yapamadığımız şeyleri bir başkasına söylerken daha rahatızdır. Bir yandan da yiğenini kendi hastalıklı zihni gibi olmasın diye koruduğunu düşünüyorum. Aslında kendi düştüğü kuyunun başında durup “buraya girme” demek gibi geliyor bana. Bunu sevgisizliğinden değil, bedelini çok iyi bildiği bir yoldan onu çekip almak için yapıyor.
Ben bu kitabı, “vazgeçmek bazen yenilmek değil, kendini kurtarmaktır” diyen bir metin olarak okudum. Hayatta bazı şeyleri yapamıyor oluşumuzun sebebini sadece yetersizliğe ya da tembelliğe bağlamak zorunda değiliz. Bazen mesele, o şeyin bizden daha büyük bir bedel istemesidir. Ve o bedeli ödememeyi seçmek de sağlıklı bir seçim olabilir.
Kabullenmek insanı çok fazla yükten kurtarıyor. Çok küçük şeylerde bile kocaman saplantılı hisler duyabiliyoruz. Tek bir kabul, tek bir düşünce, bizi kurturacakken bazen kabul etmek saplantıdan daha acı verici gelebiliyor. Petros Amca ve Goldbach Sanısı