Ümit Cömert in #karanlıkgeçitbozkayadağı romanı, yalnızca bir fantastik kurgu değil; aynı zamanda içsel bir yolculuğun kapısını aralayan bir deneyim.
Kitap boyunca, sıradan bir hayatın nasıl bir anda kadim sırların ve görünmez güçlerin ağına düşebileceğini gördüm.
Mete’nin hikâyesi, kendi hayatlarımızın da görünmeyen geçitlerle dolu olduğunu hatırlattı.
Onun kabusları, halüsinasyonları ve yalnızlık hissi aslında hepimizin zaman zaman yaşadığı içsel korkuların bir yansıması gibiydi.
Babasının ölümüyle başlayan süreç, yalnızca bir aile dramı değil; geçmişin gölgelerinin bugünü nasıl şekillendirdiğini gösteren bir metafordu.
Bozkaya Dağı’nın gizemi, ateşten yaratılanların tehdidi ve Mirone ile Veyron arasındaki eski aşkın düşmanlığa dönüşmesi…
Bunların hepsi, karanlığın aslında sadece dışarıda değil, içimizde de var olduğunu düşündürdü.
Yazarın kurduğu evren, fantastik olduğu kadar ürkütücü bir gerçeklik payı taşıyor.
Okurken sık sık “ya gerçekten böyle bir geçit varsa?” diye düşünmeden edemedim.
Ümit Cömert in dili, akıcı olmasının ötesinde, sahneleri sinematografik bir yoğunlukla aktarıyor.
Her bölümde kendimi bir film sahnesinin içine düşmüş gibi hissettim.
Özellikle gizli odada bulunan belgeler ve kadim kitabın kayıp sayfaları, bana bir arkeoloğun keşif heyecanını yaşattı.
Bu romanı okurken yalnızca bir hikâyeyi takip etmedim; aynı zamanda kendi içimdeki “geçitleri” de keşfettim.
Karanlıkla yüzleşmenin, sırların peşinden gitmenin ve seçilmiş olmanın sorumluluğunu hissettim.
Kitap bittiğinde zihnimde yankılanan bir çağrı kaldı.
“Karanlık yalnızca ışığın yokluğu değildir; çağrısını duyana kendi içine çeker.”
#karanlıkgeçitbozkayadağı bana hem korku hem umut verdi.
Fantastik dünyayı gerçeklikle harmanlayan yapısı sayesinde, okurken yalnızca bir evrenin değil, kendi hayatımın da gizemlerini düşündüm.
Yazarın kalemi beni şaşırttı, sürükledi ve sonunda “işte bu dedirtti.