Bu kitap aslında çok derin bir kavramı kapsıyor; ölümü... Her birimizin çok iyi bildiği o "şu son olan" ölümü. Tolstoy bunu çok güzel bir yerden ele almış; hasta bir insanın üzerinden o beklemeyi ve umudun arasındaki durumu hızlandırmış ve aradaki süreci bize daha net göstermiş. Kitabın başında İvan İlyiç'in ölmüş olma haberini vermesi ise, biz okuyucuları doğrudan ölüm kavramına odaklıyor.
Yaşamındayken kibrinden dolayı İvan İlyiç’i pek sevmedim ama o hastalık döneminde ve o bekleyişinde ona çok acıdım. Bu kitabı okumak bana şunu fark ettirdi: Böyle bir durumda olan bir insanı görürsem ona karşı empati duygumun yüksek dozda olacağının farkındayım. Artık böyle olmasını istiyorum çünkü o insanı nasıl iyi hissettireceğimi artık daha iyi biliyorum.
Ancak bir yönüyle bu kitap beni derinden yaraladı. İman edenler için bu bir tevafuk ve yaşamın her anına anlam yüklemek çok büyük bir nimet. Mesela aylardır benim bu kitapla bakışıyor olmam, ancak tam da hastalık yerinden yaralandığım anda karşıma çıkması basit bir tesadüften çok daha fazlası... Bu durumda bana düşenin, sadece acı çekip beklemekten çok daha fazlası olduğunu görüyorum. Bu büyük bir nimet ve bunu bana nasip eden Rabbime hamd ederim.
Böyle az (sayfa sayısı olarak) görünen bir kitabın böyle bir etki bırakması çok ilginç. Kelimeler ve bakışlar o kadar farklı yerleştirilmiş ki; insanın bir saatte okuyup bitirdiği bir eser, ömrünün sonuna kadar iz bırakıyor ve yeni kazanımlar sunuyor. Bu da eserin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.
Şimdi kafamda şu dönüyor: Bir hastalığa ve onunla gelen ölüme böyle bakan bir Tolstoy nasıl yaşamıştır, hayata nasıl bakmıştır ve nasıl "ıskalamadan" bakmıştır? Acaba böyle yazmak için onun gibi bakmak mı gerekir yoksa onun gibi yazmak mı? Ya da o hiç ıskaladı mı hayatı?
Henüz o durumda (terminal safhada) olmadığım halde okuyarak onu anlayabildiğim için okumanın güzelliğini bir kez daha görüyor ve hamd ediyorum.
merhametle kalınız...