Zamanla artık şunu fark ediyorum ki bazı kitapları okuduğunuzda yazarını bilmiyor olsanız bile tahmin edebilecek bir hale geliyorsunuz. Bu kitabı okurken yazarının kim olduğunu bilmeseydim en fazla üçüncü tahminimde “Charles Dickens yazmıştır.” derdim. Bu tahminimde başarılı olmamı sağlayan şey, -eğer bu aralar bana yaşamadığım anıları yaratan zihnim beni yanıltmıyorsa- okuduğum üç romanında da yolları ayrılan karakterler bir şekilde tekrar bir araya geliyor; tesadüfler hiç eksik olmuyor. İki Şehrin Hikayesi’ni okuyalı çok olmasına rağmen aklımda kalanlardan çıkardığım izlenim bu olmuştu.
Bu kitap ortalardan sonra biraz durgunlaşsa da kendimde bir klasiğe olumsuz eleştiri yapabilecek yetkinliği elbette bulmuyorum. Anlatımı, karakterleri aktarımı, duyguları hissettirişi çok kuvvetli. Burası biraz spoiler olacak ama halası kendisini kabul etmeyecek diye ödüm koptu diyebilirim. Benzer şekilde “tomurcuk”la yaşananların üzücü sonunda bir damla yaş akıtarak okumadığım yaşadığım bir kitap oldu. Bazen 200 sayfalık kitap haftalarca bitmezken 1100 sayfalık kitabın gözünüzü korkutması kaçınılmaz olabiliyor ama inanın her sayfasına değiyor.