·84 syf.····Okunma: 02 Ocak 2026 20:36 Jean-Louis Fournier, bu kısacık anlatıda bizi çocukluğunun o hem hüzünlü hem de tuhaf bir şekilde komik anılarına içtenlikle davet ediyor. Sayfaları çevirirken insan, yazarın alkolik babasıyla yaşadığı o karmaşık duyguları, bazen boğazı düğümlenerek bazen de istemsizce gülümseyerek hissediyor. Yazar, yaşadığı tüm zorluklara rağmen hikayesini o kadar samimi bir dille paylaşıyor ki, okurken sanki yanı başımızda bizimle dertleşiyor.
Babası, dışarıdan bakıldığında hayat kurtaran saygın bir doktor gibi görünse de, eve girdiğinde bambaşka ve dengesiz bir karaktere dönüşüyor. Yemek masasında bir anda sinirlenip herkese şeftali fırlatması ya da paraları sobaya atıp yakması gibi delilikleri, bir çocuğun gözünden okuyunca insan hayretler içinde kalıyor. Dışarıdaki o neşeli adam ile evdeki o korkutucu baba figürü arasındaki bu uçurum, ailenin kalbini her gün biraz daha kırıyor.
Özellikle babasının o eskiyen ayakkabılarının ucuna taktığı kırmızı kavanoz lastikleri detayı, çocuğun duyduğu derin utancı ve çaresizliği çok güzel özetliyor. Yazar, babasından beklediği o sorumlu ebeveynliği hiç göremese de, yıllar sonra geriye baktığında onu yargılamak yerine büyük bir şefkatle ve olgunlukla kucaklıyor. O eski günlerin acı tatlı hatıraları, satır aralarında yerini derin bir kabullenişe ve özleme bırakıyor.
Kitabın kapağını kapattığınızda, "Asla kimseyi öldürmedi benim babam" cümlesi insanın içinde buruk bir tat bırakıyor. Fournier, babasının aslında kötü biri olmadığını, sadece kendiyle olan savaşını kaybettiğini bizlere fısıldıyor. Bu sıcak ve samimi itirafname, kusurlu babaları ve yarım kalmış çocuklukları anlamak isteyen herkesin yüreğine derinden dokunuyor.