Prof. Dr. Neslin İhtiyaroğlu’nun eserini okurken, sadece modern insanı bekleyen bir tehlikeyle değil; artık hayat paradigması da dönüşmüş olan insanla yüzleştim. Bu yüzleşme, benim için soyut bir tespit değil, hafızamdaki bir kaybın tarifi oldu.
Batı medeniyetinin insan tanımını sorguladığımda, meselenin sadece soyut bir düşünce olmadığını, bunun bireysel bir hatadan öte devasa bir medeniyet ve kültür meselesi olduğunu fark ettim.
Üniversite kürsülerinden çalışma hayatımızın saatlerine, şehirlerin mimarisinden izlediğimiz dizilere; alışveriş biçimlerimizden sosyal ilişkilerimize kadar her yer Batı’nın kurguladığı o yapay nizamla örülü.
Daha da vahimi; bu nizam sadece dışımızı değil, içimizi de tanzim etmiş. Neyin "değerli", neyin "iyi-kötü" veya neyin "güzel-çirkin" olduğuna dair en mahrem terazimiz bile artık bizim kalbimizle değil, o baskın kültürün kodlarıyla çalışıyor. Açıkçası; bizi bu kültüre iliklerimize kadar bağımlı hale getirdiler.
Eserin beni götürdüğü bu sorgulama alanında, sanki gözüme hakikati gösteren bir gözlük takılmış gibi hissediyorum. Artık şehre, reklamlara veya kariyer basamaklarına baktığımda, o ışıltılı vaatleri değil; arkasındaki gizli ve emredici komutları görüyorum. Renkler soluyor ve her yer bana; "İtaat et, Tüket, Görünür Ol ve Yarış" diye bağırıyor.
Kitapta belirtildiği gibi; "İnsanoğlunun yanılgısı aklı ilahlaştırmasıdır." . İnsanı sadece akılla tanımlayan bu yapı, toplumu "kalbin nuruna ve hikmetine muhtaç" bıraktı.
Bu noktada acil bir zihin hijyenine ihtiyaç duyduğumuzu görüyorum ama nafile... Çünkü maruz kaldığımız bu zihin kirliliği, üzerimizden silkeleyip atabileceğimiz bir toz değil. Kirler artık zihne öyle yapışmış, dokusuyla öylesine bütünleşmiş ki; sökülüp atılması imkansız hale gelmiş.
Sistemin çarkları, bu kalıcı kirlilikle beraber zihinde "şükrü unutturan" ağır bir gürültüye dönüşmüş.
Daha da kötüsü; neyin doğru olduğunu bilsek de, bildiğimiz halde eyleme dönüştüremiyoruz. İşin en acı tarafı da bu: Anlamı bulduk ama eyleme geçirecek iradeyi bulamıyoruz.
Çünkü nedenini şimdi çok daha iyi anlıyorum: Mesai saati, sınav tarihi, rapor teslimi, günlü yazılar derken; irademiz hep "dışarıdan gelen bir komutla" çalışmaya programlandı. Kendi iç motorumuz köreldi.
Bu yüzden üzerimize çöken şey basit bir yorgunluk değil; aşırı bağımlılık dozunda ağır bir atalet.
Eskiden olsa "iradem zayıf" derdim. Ama şimdi anlıyorum ki; mesele irade değil, kuşatmanın büyüklüğüdür. Batı'nın kurguladığı bu devasa sistem karşısında "Karşı koyacak gücüm yok" tespiti bir yenilgi değil; bireyin, toplumun üzerine çöken bu ağır kültür karşısındaki çaresizliğidir.
Yıllardır aradığım çıkış kapılarını artık buldum. Şifanın nerede olduğunu, hakikatin hangi eşikte durduğunu görüyorum. Ancak bu farkındalık beni bir ferahlamaya değil, daha derin bir gerçekle yüzleşmeye götürdü. Çünkü kapıyı bulmak, oradan geçip yaşayabilmek için yetmiyor.
Batı tarzı eğitim, zihnimizi bilgiyi sürekli "işlemeye" ve "tasnif etmeye" o kadar alıştırdı ki; zamanla iman hakikatlerini de birer "bilgi nesnesi" gibi görmeye başladık.
Hakikati "yaşanacak bir hal" değil, "öğrenilecek bir veri" sanan bu iğfal edilmiş zihin dünyam o kadar ağır hasar almış ki; kapıları geçsem bile, o saf iklimde var olabilmek için kılımı kıpırdatacak mecali kendimde bulamıyorum.