Kimlik, bir bireyi veya toplumu diğerlerinden ayıran özelliklerin bütünüdür ve eğitim, bu kimliği topluma kazandırmakla yükümlü en temel sistemdir. Ancak Türk eğitim tarihi, özellikle Osmanlı’nın son döneminden ve Cumhuriyet’in ilanından bu yana ciddi bir kimlik bunalımı içerisindedir. Bu bunalımın temel sebebi, eğitimin kendi kültürel köklerinden koparılarak Batı merkezli, pozitivist ve seküler bir paradigmaya oturtulmasıdır. Batılılaşma süreciyle birlikte eğitim sistemimiz, kendi tarihsel birikiminden ve inanç değerlerinden uzaklaşmış, başkasının kimliğine bürünmeye çalışırken kendi özgünlüğünü yitirmiştir. Bu durum, Türk eğitim tarihini adeta bir "bunalımlar tarihi" haline getirmiştir.
Söz konusu kimliksizleşme sürecinin en somut göstergesi, eğitim sistemimizin sürekli olarak çözümü dışarıda aramasıdır. Sistemimiz, tıpkı bir arının çiçeklerden nektar toplaması gibi farklı ülkelerin modellerini gezmiş, ancak bir arı içgüdüsüne yani kendi kültürel kodlarına sahip olmadığı için bu nektarları "bala", yani özgün bir modele dönüştürememiştir. Başka ülkelerden model transfer etmek, plansız bir şekilde markete gidip ihtiyaç olup olmadığına bakmaksızın her gördüğünü sepete atmaya benzemektedir. Gelişmiş ülkelerin modelleri o toplumların tarihi ve kültürünün bir sonucudur; bu modelleri aynen almak, Türkiye’nin kendi kimliğini kaybetmesine ve "bağlı" bir ülke haline gelmesine neden olmuştur. Batı'nın pozitivist "gerçek" (realite) anlayışı ile bizim medeniyetimizin "hakikat" arayışı arasındaki doku uyuşmazlığı, eğitimin ruhunu zedelemiştir.
Bir eğitim sisteminin kimlik sahibi olabilmesi; ciddiyet, samimiyet, ahlak, merhamet ve sorumluluk gibi temel insani erdemleri sistemin merkezine yerleştirmesiyle mümkündür. Ciddiyet, bir amaç ve ideal sahibi olmayı gerektirirken; samimiyet, kişinin vicdanının sesini dinleyerek kendini bilmesini ifade eder,. Ancak mevcut sistemde ahlak anlayışı da sekteye uğramıştır. Gerçek bir ahlak eğitimi, sadece dışsal bir disiplin veya korkuyla değil, içsel bir inanç ve aşkla temellendirilmelidir. Kant’ın bakkal örneğinde olduğu gibi, bir eylem "müşteri azalır" korkusuyla değil, sadece "insan kandırılmamalıdır" niyetiyle yapıldığında ahlaki bir değer taşır. Benzer şekilde merhamet de sadece acımak değil, "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" düsturuyla başkasını düşünmek ve eyleme geçmektir. Sorumluluk ise bireyin bağımsız bir kişiliğe sahip olarak, söylenmesini beklemeden yapılması gerekeni yapmasıdır.
Eğitimin yeniden bir kimlik kazanabilmesinin ön şartı, okuldaki eğitimin evdeki değerlerle ve toplumun kültürüyle çatışmamasıdır. Doğduğunda kulağına ezan okunan bir çocuğun, okulda da bu manevi iklimle barışık olması, ahlaklı bireyler yetiştirmek için İslam kültürüyle bağ kurması gerekmektedir. Eğitimde amaç sadece kariyer veya para kazanmak değil; çalışmayı ibadet saymak, ilim öğrenmeyi ise "Allah'ı bilmek" ve "edep" sahibi olmak şeklinde tanımlamak olmalıdır.
Sonuç olarak Türkiye, eğitimde kritik bir yol ayrımındadır. Geleceğin eğitimi, Batı’nın sermaye tekelindeki modellerinden ziyade, kendi tarihimizden ve kültürümüzden ilham alınarak inşa edilmelidir. Çünkü tarihsel bir hakikat olarak "geçmişler geleceğe, suyun suya benzediğinden daha fazla benzer" düsturuyla hareket edilirse, eğitimimiz ancak o zaman gerçek ve özgün bir kimliğe kavuşabilecektir.