Puan vermedi·208 syf.··
Beğendi
·
2022 38. kitabı
Her duygunun bir rengi vardır hayatta... Ölümünde bir duygusu onunda bir rengi vardır elbet. Kendi ölümünüz hangi duygu ve renkte olacak hiç düşündünüz mü? Tersiyle anlaşılır her şey. Tokluk açlıkla, varlık yoklukla, sağlık hastalıkla. Tersini yaşama imkanı bulamadığımız tek şey hayattır. Çünkü hayatın tersi olan ölüm bir kez yaşanır ve geri dönüşü yoktur. Kim bilir ölüm belki de yaşanmadan bilinmesi gereken tek şeydir. ​"Görülünce hesap, kalmayınca umut beraatten, çevrilir gözler, medet umulur peygamberi şefaatten." Allah de atla ateşe. Ateş gül, sen İbrahim olursun. Sanma suyu ferahlık neşe. Gir, gafletle bak, Firavun olur boğulursun. Tabut, arzuların, heveslerin, hırsların azdırdığı, devleştirdiği koca koca insanların dünyalara sığmadığı bir anda; canın çekilmesiyle bir anda sığıverdiği dünya... Delilik ile velilik arası ince bir çizgidir avukat. O çizginin altındakiler deli, üstündekiler velidir. Veliliğin sınırı ve huzuru çizginin üstü kadar sonsuz, deliliğin de sınırı ile huzuru çizginin altı kadar sonsuz. Her şey mi yarım kalır hayatta! Ben burada çektiğim ve çekeceğim acılara mı yanayım, ertelenmiş, unutulmuş, nihayetinde yarım kalmış sevgilere mi? Bilemedim işte! Sanki her gün yarınıyla mı gelir? Kimi yemişini verir, kimi yaprağını döker kış gelince, ağlanır da yürekler erir, neye yarar vade yetince... Hayatımın tamamını kalabalıklar içinde geçirip de en zor günümde yalnız olmak ne kadar acı. Bu dünyada ruhunu aşk ateşiyle temizleyemeyenlerin ruhu, ahirette cehennem ateşiyle temizlenir. Çünkü cennet temizlerin yeridir. Sadece bir ses uzak diyarlardan. Hayatı durduracak bir nefes ölümü haykıran Geldim de bu dünyaya ne buldu ki dünya. Gitsem de olur şimdi, kıymeti eksilmez ya. ​"Gözyaşlarını toplar kararır da bulut, Düşerken her damlası olur yine umut." Çocuktunuz, Her şey oyundu o gün. Oyun bitti, büyüdünüz; İster övünün ister dövünün... Koysan da kıymığını çarkına kaderin, O devam eder dönmeye siz evirin, çevirin... Aradım yıllarca adaleti bozuk terazide. Peşinden koştuğum sahte hayat kaldı şimdi mazide. "Önce ölseydin, şimdi ölmezdin." dedi. Millet onun deliliğine verdi, ben de milletin deliliğine... Kimse anlamıyordu onu." Yatılı Okul,birlikte olmanın hazzını, dostluğun, kardeşliğin mutluluğunu yaşatır. Paylaşmayı, karşılıksız sevmeyi öğretir, olgunlaştırır, adam eder; gerçek hayattaki iyilerle iyi olabilmeye hazırlar seni. Yalan dünya işte... Hemen de nasıl yok sayıverdiniz beni. Birlikte yaşıyor, birlikte gülüyor, eğleniyorduk. Dünyanın çekimine aldanmış, birlikte sürüklenip gidiyorduk onun merkezine ve mutluyduk kendimizce. Sonra işlerine başladılar. Önce öbür âlemdeki yerimi gösterdiler. Orası korkunçtu. Orada inleme sesleri, çığlıklar, yüksek alevler vardı. Gazaplı görevlileri, türlü eziyetleri vardı. Günah işledikleri azalarından asılmış, ateşten çarık giydirilmiş, onun etkisinde beyinleri fokurdayan insanları gördüm. Anladım ki ben günahkârım, yerim de orası. Yalvardım, "Bütün bunlara dayanamam." dedim. "Bana bir şans daha verin, ben tövbe ediyorum. Bir şans daha verin, salih ameller işleyeyim, bu âleme hazırlık yapayım. Ne olur! Ben gördüm. Ben anladım. Bizim için çoktan belirlenmiştir bir saat sonra ne yapacağımız, bir gün sonra yaşanacakların ne olduğu, bir ay sonra hangi tatilin olduğu, bir yıl sonra hangi borcu ödeyeceğimiz. Ya da şikâyetçi olduğumuz arabamızı, sattıktan sonra yerine alacağımız daha fazla özelliklere sahip olan araba, bir sonraki yıl gideceğimiz tatil yeri veya yaşlanıp emekli olduğumuzda gidip sakin bir kasabada satın alıp da yerleşmek istediğimiz müstakil ev... Yaptığınız onca plan ve program içinde ölüm de var mı? Daha dün gece başını okşayarak yatağına yatırdığın çocuğunu yarın görememe, gelecek hafta için söz verdiğin arkadaşının randevusuna gidememe ya da evden çıktığında tekrar girdiğin kapının kabir kapısı olma olasılığı da var mı o planlar arasında? Birisi bize ölüm dediğinde ona kızmışız ve çoğu zaman keyfimizi kaçırdığı için azarlamış alay etmişiz. Asıl korkulması gereken yaşayanlar olduğu halde ölülerimizden korkmuş ve mezarlıkları bile ölümü bize hatırlatmasın diye uzaklara yapmış, yüksek duvarlarla çevirmişiz. Hastane, yalnız taş duvarlardan ibaret değil de, harcı gözyaşıyla karılı, duvarı umutla örülü yapı... Kimi zaman dünyaya gelen, kimi zaman dünyaya dönenler için sevinçle, kimi zaman da hayatın sıcaklığına veda edenlere yasla akıtılan gözyaşlarını harç eder kendine, umutların, duaların duvarı... Gerçekten de hayat şehirde daha ucuzmuş köye nazaran. Daha basitmiş birinin ölümünü duymak ya da görmek. Ölüm köy meydanına kara haber olarak düşerken, şehirde sadece trafiğin sıkışma sebebiymiş. Kimsenin umurunda olmazmış ölen kim, kalan kim... Mesele sadece eve gidilen sürenin uzaması olurmuş çoğu zaman. Evet, köyde "Tez duyuldu kara haberim." lakin "Tez unutuldu şehirde... Bize doğruyu anlatacak olan sizler değil miydiniz? Evet ben kötü biriydim ama belki de bunun için size en çok ihtiyacı olan bendim. Ama ben sizden sadece yanacağımı duydum. “Yanacaksın!” diye diye yaktın beni be hocam. Şimdi yanıyorum! Bildin, gurur duy kendinle, mutlu ol şimdi emi hocam. "Hani bana karı getirecektin? Bak karın seni getirdi. Şimdi görmüşsündür orayı. Karı mı zannederdin insanın tek ihtiyacı? Öyle ya herkes sevdiğine, elinde olandan ikram eder. Sende onlar vardı çünkü ve ancak onlardan ikram edebilirdin. Sen bende olanlara hiç talip olmadın avukat." ​"Bir bakış... Birkaç saniye içinde halleştik Aynalı ile. O bunları hep derdi de gülerdik. Meğer söyledikleri gülünce değil, ölünce anlaşılırmış." ​Bak, bana kimse ilişmez, yüzüme gülmez, arkamdan konuşmaz, kuyumu kazmaz, hesap verip, hesap sormaz. Ben nefsimden, kibrimden, emelimden, hırsımdan, riyadan, dedikodudan, hasetten, fesattan deliliğimle sıyrıldım. Avukat, ben Allah ile aramdaki birçok perdeyi deliliğimle araladım. Keşke aklımla açabilsem perdeleri... Fikrimle geçebilseydim o yollardan. Öyle çok daha güzel olurdu. Keşke imanımla, ihlâsımla yaklaşsam Allah'a. Takvamla, ibadetle, ahlakla eda etseydim şükrümü. Boyun eğerek, mükâfatını umarak, razı gelseydim kaderime. Hüzünle ama umutla gösterseydim sabrımı. Hayret, delilik bu kadar mı akıl gerektirir! Meğer biz aklımızla deliliğimizi örtmeye çalışırmışız. Baksana deliye, delilikle aklını örtmüş. Akıl bizde perde olmuş, onunla uzaklaşmışız hakikatten, asıldan. Zaten herkes ağlarken başımda, o türkü söyleyerek geldi. "Kırk sene türkü söyledin, şimdi de dinle." der gibi. "Allah isterse rahmet eder." deyiverdi geçti. Kalkılır, bir yerde kalır oyuncak, Kurgular biter. Ölüm... O geldi mi ne var korkacak? Korkular biter. Fikir açmaz artık beyinde kuyu, Burgular biter. Unuturuz hayat adlı uykuyu, Uykular biter. ​Biter her şey biter ses, şekil ve renk, Kokular biter. Kabir sualiyle kapanır kepenk, Sorgular biter. Meşrebi bana benzeyenler yakışıklı biri olduğumu ve kısacık ömre neler sığdırdığımı konuşuyor, başarımla gurur duyup hakkımı teslim ediyorlar; meşrebi bana benzemeyenler de ahlaksızlıklarımı ölüye saygıdan dolayı konuşmayıp Allah’a havale ediyorlar. İhtiyarlar annem ve babam için üzülüyor; orta yaşlılar çocuklarım için; gençler de eşim için üzülüyorlar. Benim halim için üzülen hiç kimse yok, şimdi bu adamın hali ne olacak diyen de. Eğer işlediğin kötülüklerden pişman olup bir daha yapmadıysan belki affa uğrarsın. Eğer yaptığın kötülükleri gizlemeden yaptıysan ve sonrasında da gizlemediğin günahlarını açıkça anlattıysan, senin dünyada gizlemediğini bugün de Allah burada gizlemeyecek. Eğer gizlediğin, yaymadığın amellerin günahların varsa, Allah bunları gizli sorup, gizli hesaplaşacak. Eğer dünyada başkalarının ayıplarıyla çok meşgul olduysan, senin ayıpların da başkalarına duyurulacak. Örttüysen başkasının ayıbını seninki de örtülür inşallah. Keşke taş toprak olsaydım. Keşke, keşke olmasaydım. At olamadım belki Burak olurdum miracın bineği. Köpek olsaydım Kıtmir olur, yoldaş olurdum has yolun yolcularına. Deve olsaydım belki Kasva olurdum. Peygamberimiz biner, severdi belki. O'nun bastığı kum, yaslandığı kütük olsaydım. Dayandığı asa, aradığı yitik olsaydım. Ölüm zor, kabir zor, sorgu, mizan, mahşer zor, bir de sırat var ki hepsinden zor. Çünkü sırat son... Son da, ya cehennem olursa? Ya ateş? Bence azap, cenneti göstererek başlamıştı. Çünkü bütün o gördüklerimi kaybetmek başlı başına bir azaptı. Cehenneme baktığımda, her duyu organının kendine ait azabını gördüm. ​Gözler, tahammül edemeyeceği şeyleri seyrediyor; ateşi, işkenceyi, çırpınışları görüyordu. ​Kulaklar, dayanılmaz feryatları, yalvarışları, yakarışları, insanı çıldırtan çığlıkları duyuyordu. Burun, dünyada benzeri olmayan iğrenç kokulara maruz kalıyor, dayanamıyordu. ​Ağız, tahammül edilemeyecek iğrenç tatlara maruz bırakılıyordu. ​Hisseden deriler de, bir taraftan cayır cayır yanıyor, bir taraftan da yenileniyordu. Bazen de Allah gazaba geliyor, "Emirlerime karşı gelen, beni yok sayan asilere yapacağın bu kadar mı?" diye azarlıyor, cehennem korkusundan tir tir titriyordu. Cehennem yedi tabakaymış, gördüklerimse ilk tabakası ve en hafifiymiş. ​İkinci tabakası Lazâ cehennemi... ​Üçüncüsü Saîr cehennemi... ​Dördüncüsü Sakar cehennemi... ​Beşincisi Hâviye cehennemi... ​Altıncısı Hutame cehennemi... ​Yedincisi de Cahîm cehennemiymiş.
Ölüm Ne Renkİ. Serdar Kaya · Karatay Akademi · 2013182 okunma
·
133 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.