Piedra Irmağı'nın Kıyısında Oturdum Ağladım
Valla dürüst olmam gerekirse, bu kitap bana hiç geçmedi. Okurken karakterlerin kendi iradeleriyle bir şeyler yapmasını bekledim ama yazar her şeyi mucizelere ve o bitmek bilmeyen kabullenişe bağladı.
Hikâye bir yol öyküsü gibi başlıyor ama sürekli bir ağlama, sürekli bir dram... Resmen o döngünün içinde hapsolmuş gibi hissettim.
Bana göre bu; aşk romanı maskesi takmış, estetiğiyle insanı yönlendirmeye çalışan bir misyoner metni gibi.
Yazar resmen düşünmeyi ve sorgulamayı bir engel gibi göstermiş; "aklı bir kenara bırak, sadece kalbine sığın" diyor. Aslında burada yaptığı şey, o yoğun Katolik mistisizmini bize evrensel bir gerçekmiş gibi pazarlamak. Ama anlatı o kadar gerçeklikten uzak ve fazla pembe ki sanki karakterler gözlerinden kalp şeklinde gözyaşları dökülürken ağlamak ve bu acıyla kutsanmak için yaratılmışlar. "Yeterince acı çekersen mucize gerçekleşir" fikri bana çok sahte ve pasifize edici geldi.
Özellikle Pilar’ın o aşırı sabırlı, bekleyen hali beni iyice kışkırttı. Kadın resmen kendi hayatının kontrolünü bırakmış, her zorluğu "ruhani imtihan" diye kutsallaştırıyor. Erkek karakterin kararsızlığına ise "ruhani yük" denilip kılıf uyduruluyor. Bu durum kadını özgürleştirmek değil, bildiğin acıya boyun eğmeyi öğütlemek.
Kısacası Coelho, kendi inancını "insanlığın hakikati" diye önümüze koymuş. "Anlamıyorsan hazır değilsin" imasıyla, sorgulayanı susturan bir dili var. Bu kadar edilgen bir kabulleniş çağrısı benim dünyamla hiç örtüşmedi. Bana yeni bir kapı açmadı; aksine bir şeyleri dikte etmeye çalışıyormuş gibi hissettirdi.