Çıkışı bulmak için aradığım şey bir delik değil. Bulacağım şey çıkışta değil; belki kurumuş bir ağaç gibi, umutsuz günü gelip yeşereceğini beklemekteyim. Belki de… Hem kuşlar da konmuyor du kurumuş bir ağaca. Neyine koysunlar ki, yeşil bir yaprağı mı vardı? Bir primat mı çekiyordum sanki kendime, bir canlılık mı vardı? Kurmuş olmam zaten Yeryüzündeki her şeye her varlığa itici gelmiyor muydu? Oysa sanırsın önceleri güzeldi: baharlarda çiçek açmam, larvalara ev sahipliği yapmam, kuşların gelip larvalar çıkmak üzereyken yemlenmesi, arıların çiçeklere konması. Hem sonbaharda dökecek yapraklarım da yoktu benim. Sanki kurumuş olman hep kışı yaşatıyordu bana. O soğuğun ortasında, tek başına kökleriyle toprağı tutulmuş, sapa sağlam durmaya çalışmam; kupkuru dallar ile kar bile tutulmazken bana ayakta durmam yetiyordu sanki. Sanki kışın sonunda yeşereceğim sanıyordum; oysa artık yeşermeyeceğim. Köklerim topraktan çekildi, gövdem beni taşıyan tamamen bir dengeye bağlı. Sert olacak ilk rüzgârda yıkılacağım; belki de o sert rüzgârı bekliyorum. Evet, ben bir ağacım: çarpık kentleşmiş bir metropolde, yalnız başına, hiç bakım gerektirmeden, hiç ilgi duyulmadan unutulmuş köhne bir ağacın varlığına şahit olan tek bir kişi var. Her gün gelip köküme yakın bir yerde sırtını dayayıp benden olma bir kitabı okuyan tek bir ağacım. Ben, bir insanın yalnızlık hissini belki de bir tek ben anlatabilirim. Çiçeklerimin neşesini iklimlere değişmem, coşkusunu ve ruhsal şekillenmesini; köklerim geçmişimi, gövdem koca bir benliğini sergileyecekti belki de. Oysa kesti beni. Başhekim’in katil, acımasız delileri kesti beni.
#KayıpZamaneAdamı