Bazı kitaplar vardır; sizi hazırlıksız yakalar. Durduk yerde silkeler, içinizde sessizce yerleşmiş düşünceleri uyandırır. Bu roman da hayata dair pek çok kavramı, edebi bir zevkin rehberliğinde yeniden sorgulatıyor. Dostluğu, şüpheyi, sadakati ve niyeti; acele etmeden, enine boyuna düşündürüyor.
Sayfa sayisindan dolayı “arada okurum” diyerek başladığım bu kitabı elimden bırakmam mümkün olmadı. Kısa sayfalarına sığdırdığı ağırlık, onu bir solukta okunan ama uzun süre zihinde kalan bir romana dönüştürüyor.
Kırk bir yıl süren bir şüphe…
İnsanın içinde büyüyen, zamanla bir hücre gibi çoğalan, sessiz ama yıkıcı bir hapis. Zaman, bu şüpheyi yok etmiyor; aksine onu besliyor. Yıllar sonra, gerçeğin peşine düşmek mi yoksa içsel bir hesaplaşmayı tamamlamak mı bilinmez; Konrad’la yapılan o yüzleşme, mavi mumlar sönene kadar geçmişin kapılarını aralıyor.
Şüphe ilk ne zaman doğdu?
Zihin, yıllar boyunca gerçeğin yerine hangi ihtimalleri koydu?
Ve en önemlisi: İnsan aradığı cevabı gerçekten almak ister mi?
Bazı soruların cevabını bilmemek, belki de en merhametli olandır.
Niyet edilen ama gerçekleşmeyen şeyler suç mudur?
Şüphenin aslını öğrenemeden geçen bir ömür, kendine verilmiş bir ceza sayılır mı?
Aşk ile çıkar, aynı kalpte yan yana var olabilir mi?
Ve cesaret edemediklerimiz, yıllar sonra bize nasıl bir pişmanlık bırakır?
Bu kitap, cevaplardan çok sorular bırakıyor.
Belki de asıl kıymeti tam olarak burada yatıyor. Mumlar Sonuna Kadar Yanar