Hepimizin bildiği ama çoğu zaman görmezden geldiği o büyük sessizliğin hikâyesi…
Ali Yeşilçimen’in bu eseri, toplumun bize dayattığı “iyi aile çocuğu” etiketinin, bir erkeğin ruhunda nasıl ağır bir prangaya dönüştüğünü ilmek ilmek işliyor.
Kitap; nezaketin “safdillik”, dürüstlüğün ise “sıradanlık” sayıldığı bir düzende, karakterli bir adamın hayatta kalabilmek için nasıl duygusal bir zırh kuşandığını gösteriyor. Kendi içindeki masum çocuğu susturup, mesafeyi ve stratejiyi öğrenmek zorunda kalan bir adamın hikâyesi bu. Ve asıl trajedi tam da burada başlıyor: Kendi özünden uzaklaşıp mesafeyi seçtiğinde, toplumun gözünde daha “değerli” ve daha “karizmatik” biri hâline geliyor.
Kitap bitti…Ama içimdeki “iyi çocuk” ile “gerçek dünya” arasındaki kavga sanki tam da o anda başladı. Sayfalar kapandığında fark ettim ki; yazar bize sadece bir hikâye anlatmamış, aslında bizi bize anlatmış. Yolculuğun sonunda vardığım yer şurası oldu: Bir erkeğin büyümesi, çoğu zaman en saf yanlarını bir mezara gömüp, üzerine “soğuk ve güçlü” betonlar dökmesiyle başlıyor.
Kitabı kenara bırakırken zihnimde tek bir soru yankılandı. Değer görmek için değişmek, kendimize ihanet etmek mi; yoksa hayatta kalmanın tek yolu mu?
Bu eser bana en çok “dengeyi” öğretti. Ne istismar edilecek kadar yumuşak, ne de dünyayı dışarıda bırakacak kadar taşlaşmış bir yürek… Sadece kendin kalarak değer görmenin ne kadar lüks bir ihtiyaç olduğunu bir kez daha fark ettim. Kitap bitti ama bendeki etkisi kolay kolay geçmeyecek. Kendi özünü korumaya çalışan herkese selam olsun.