·456 syf.··Beğendi
···Okunma: 27 Eylül 2025 11:44 1955 Eylül ayı gerçekten en hüzünlü Eylüllerden biri. Ve bu kitaptan sonra bütün Eylüller takvimde geçse bile, 1955 Eylül’ü hep içinizde kalacak…
Bu kitapla ilgili sayfalarca yazmak istiyorum ama duygusal anlamda dağılıp, toparlayamamaktan korktuğum için kendimi frenliyorum. Çünkü yaşananlar kadar bu yaşananların insanda bıraktığı duygular da çok yoğun. Ve bu yoğun hislerin hepsini kendi cümlelerimle ifade etmem pek mümkün değil; kitabı okuduktan sonra ancak ne demek istediğimi anlayabilirsiniz. Dış hatları ile bakıldığında Hüzünlü Bir Eylül 1955 6-7 Eylül, Kıbrıs’ta yaşanan olayları ve Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalanmasını bahane ederek İstanbul’da yaşayan Rumlara karşı planlanıp hayata geçirilen zulmü anlatıyor. Geçmiş tarihe ve politikaya ilgisi olanlar az çok zaten kitapta yaşanan olayları detaylıca biliyor ya da en azından bu kara lekeyi bir yerlerden duymuştur. Belki aranızda bu tarihteki yaşanan olaya başka perspektiften bakanlar hatta bunu bir “leke” olarak görmeyenler de olabilir. Ancak benim bu kitabı okurken hissettiğim duygunun adı tam olarak bu: insanlık adına bir leke. Kitap boyunca karşılaştığımız işkenceler, kaçırılmalar, tecavüzler, kaybolmalar; ne yazık ki bugün dünyanın birçok yerinde hâlâ yaşanan vahşetlerden çok da farklı degil. Ve hala dünya üzerinde bir çok ülkede politikanın çirkinleştiğinde geldiği son çözüm noktası da bu. Ama beni en çok etkileyen, tüm bunların ardında kalan yarım hikâyeler oldu. Bu kitap, tarihte bir kırılma anını; hayatların ortasından ikiye bölündügü o küçücük zaman dilimini anlatıyor. Yapılanlar başlı başına bir vahşetken, bu vahşetin insanların hayallerini, gelecek umutlarını ve yaşam enerjilerini nasıl yok ettigini karakterler üzerinden izliyoruz.
Yorgo ve Suzan'ın aşkına, aileleri arasındaki o güzel dostluğa tanık olurken; 1955 Eylül'ünün bu hayatları nasıl paramparça ettigini okumak benim için çok sarsıcıydı. Onlar gibi daha nice ailenin, aşkın ve umudun yarım kaldığını düşünmek insanın içini hem sızlatıyor hem de yaşadığın ülkeye öfke barındırmasına sebep oluyor. Hangi toprak parçasında olursanız olun, hangi ülkede yaşıyor iseniz yaşayın, hangi ırktan olursanız olun; ister yerlisi ister ise bir göçebe fark etmeksizin, döneminizde kimlerin sözü geçiyor ve bu sözü geçen kişiler için ülkeye herhangi bir bakımdan kâr sağlıyorsanız o zaman o ülkenin en önemli figürüsünüz; tüm düzen sizin üzerinize kurulu. Ancak bunun aksi bir durumdaysanız; ülkenin vatandaşı olmanız da, o ülkeye sığınmış olmanız da fark etmiyor. Gözden çıkarılacak ilk şey sizin hayatınız oluyor. Osman Balcıgil, anlatılanlar ne kadar ağır ve sarsıcı olsa da, kalemiyle gerçekten muazzam bir iş çıkarmış. Bu kitap, yazarla ilk tanışmam oldu ama şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki külliyatını tamamlamak isteyeceğim bir kalemi var. Bu nedenle “Hüzünlü Bir Eylül” kitabını kesinlikle tavsiye ediyorum. Hatta yalnızca bu kitabı değil, kalemine istinaden kitaplarını genel olarak okumaya değer buluyorum; bunu da büyük bir inanmışlıkla söylüyorum.