Bu kitabı okurken en çok hissettiğim şey, anlatıcının gerçekten bir çocuk olduğuna duyduğum inançtı. Satırlar ilerledikçe “bir yetişkin çocuğu konuşturuyor” hissi hiç gelmedi; aksine, dünyaya bir çocuğun gözlerinden bakıyormuşum gibi hissettim. Belki de bu yüzden anlatılan her şey daha fazla dokundu bana. Aile, sevgi, korunma ihtiyacı… Şefkate aç bir çocuğun dünyası, insanın içine sessizce sızıyor.
Onun gözünden faşizmi, savaşı, korkuyu ve dine sığınma hâlini okumak tuhaf bir biçimde çok gerçekti. Büyük kavramlar yoktu; büyük acılar bile küçük ayrıntılarla anlatılıyordu. Belki de bu sadelik, metni bu kadar yaralayıcı kılıyor. Buna rağmen kitap hiçbir yerde duyguyu sömürmüyor. Acı var ama bağırmıyor. Hatta çocukların o canlılığı, saf sevinçleri, kimi zaman gülümsetiyor bile. O anlarda insan “hayat yine de bir yolunu buluyor” diye düşünüyor.
Ama sonlara doğru…
Orada bir şey oluyor. Metin sessizleşiyor, okur da sessizleşiyor. Ben yutkunarak okudum son sayfaları; bitince de hemen kapatamadım kitabı. Gözyaşı değil belki ama boğazda kalan bir düğüm, içimde yer eden bir ağırlık kaldı. O his kolay kolay geçmedi. Sanırım bu kitap, okunduktan sonra da insanın içinde yaşamaya devam edenlerden.