Bir okur en çok hangi satırları çizer? Muhtemelen kendini içinde bulduğu, yaşadığı, yaşamak istediği ya da istemediği, korktuğu, sevdiği, aşık olduğu satırları... İşte ben bu öykülerde çokça kendimi bulmuş bulunmaktayım Ara Güler ile eski bir İstanbul meyhanesini gözlemleyip, bir kadın ile doğum sancılarımı tekrar yaşayıp, çocukluk arkadaşlarımı tekrar bulup, alzeimer olmaktan korkup dua ettiğim yerler oldu. En sevdiğim öyküsü seçmek zor olsa da o gelgitli ve zamanı dilim gibi kesmeli haliyle "Diş Sancısı Doğum Ağrısı" oldu. Kaypak Mavi öyküsü ise içime sızı bıraktı. Hepsi farklı hayatlar olsa da yazarın öyküyü anlatırkenki dili sıcacık, insanın ruhuna geçiyor, düşünce akışını takip eder gibi. Kendime yakın buldum. Kitaplarının devamını bekleyerek konuyu kapatalım
"Bir seyler boğazında birikiyor. Gözlerine bakıyor hemşire. Dokunuşları hassaslaşıyor. Seni anlıyor. Durumu düzeltebilecekmiş gibi șefkatli bakıyor. Gözlerini kaçırıyorsun. Suskunluğunu delemiyor senin. Çıkıyor odadan. Hemşire bankosunda seninle ilgili ne konuşacaklarını kafanda kurmamaya çalışıyorsun. Zaten buna ne sancın ne de sızımn izin veriyor.
Trendesin. Yenilenmiş haliyle değil. Hani paslı raylar, elle açılan kapılar. Kapılardan sarkan insanların olduğu dönem. Okula gidiyorsun. Lise zamanların sanırım. Bir diş var elinde.Kırık. Avucunda saklıyorsun. Ellerin sıkmaktan beyaza çalıyor. İki durak kaldı. Kısa yolculuğun bitmek bilmiyor. Okulda daha önce gördüğün ama konuşmadığın o çocuk bir durak kala trene biniyor."
Diş Sancısı Doğum Ağrısı, öyküsünden...
Not: İstanbul sokaklarında geçen öykülere ayrı bir hayranlığım var elimde değil
Kaypak MaviHuban Seda Aras