Nihayet aylardır tüm influencerların elinden düşürmediği o meşhur siyah/altın yaldızlı kitabı okudum. Bu vahşi pazarlama stratejisi başlangıçta kitaptan biraz uzak durmama sebep olsa da, konu bir kitap olunca merakımı yenmek ne mümkün.
Bizi Sırların Sırrında yine Robert Langdon karşılıyor; ancak sekiz yıllık ara, yazarın kurgu biçiminde büyük değişiklikler yapmış. İlk defa bir romanda Langdon olay mahalliyle tesadüfen kesişiyor. Üstelik yine bir ilk olarak, daha önceki bir kitaptan tanıdığımız Katherine Solomon bu kez ana karakter olarak karşımıza çıkıyor. Onu Kayıp Sembol’den tanıyoruz; serinin diğer kadın karakterleri gibi Langdon ile aralarında belirsiz bir flört geçmiş, sonrasında ise yolları ayrılmıştı. Ancak bu romanda Katherine neredeyse asıl kahraman konumunda.
Buna yönelik subjektif yorumum şu: Brown’un özel hayatındaki değişimlerin, yani nişanlılık sürecinin metne yansıdığını hissediyoruz. Langdon artık tek başına dünyayı kurtaran bir süper kahraman değil, olaylara sevgilisinin peşinden sürüklenerek dahil olan bir figür. Katherine’in nörobiyoloji ve Noetik Bilim üzerine kurduğu "Bilinç bedenden ayrılabilir mi?" tezi ise hikayenin merkezini oluşturuyor.
Dan Brown, yıllardır bizi antik sembollerin ve dini tarikatların peşinde koşturduktan sonra bu kez merkeze bilinci almış. Ancak peşinen söylemeliyim; karşımızda zamana karşı yarışan kurgudan ve gizemden eser yok. Kitabın en güçlü yanı, kurgusundan ziyade fikir yapısı.
İncelememin devamı bol spoiler, daha güzel ifadeyle bol sürprizbozan içeriyor.
Dan Brown bu eseriyle saf macera romanından çıkıp transhümanizme geçiş yapmış diyebilirim. Transhümanizm genelde insanın fiziksel sınırlarını (yaşlılık, hastalık gibi; bu türde eserler veren harika yazarlarımız da mevcut) teknolojiyle aşmasıdır. Katherine Solomon ve CIA’in Prag’daki projesiyle Brown, bilincin bedenden ayrıştırılmasını tartışmaya açıyor.
Katherine'in akademik dünya tarafından reddedilen ve kitap boyunca basit örneklerle dallanıp budaklandırılan iddiası şu: İnsan bilinci aslında evrensel bir enerjidir ancak beynimizdeki o aşırı karmaşık, taklit edilemez nöron ağları tarafından bu bedene hapsedilmiştir. Eğer biz bu doğal nöron karmaşasını, aynı karmaşıklığa sahip sentetik bir madde ile taklit edebilirsek, bilinci doğal bedeninden ayırıp bu sentetik yapıya aktarabiliriz veya bilincin beden dışına çıkışını kontrol edebiliriz diyor.
Katherine Solomon, bilincin lokal olmadığını kanıtlamak için kitapta gözetlenme hissi gibi örnekler kullanıyor. Sokakta yürürken birinin size baktığını hissetmeniz ve kafanızı çevirdiğinizde gerçekten birinin size baktığını görmeniz gibi durumları, ‘zihnimiz dışarıya sinyaller gönderiyor ve başkalarının zihniyle etkileşime giriyor’ diyerek açıklıyor; beyni evrensel bir bilgi bulutuna bağlanan bir antene benzetiyor.
CIA’in Prag'daki yeraltı tesisinde yapmaya çalıştığı şey, bu kilidi açacak sentetik bir yapı kurmak. CIA, motivasyonunu Stargate Project denilen ve bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi dursa da aslında CIA ve ABD Savunma Bakanlığı tarafından 1970'lerden 1995'e kadar yürütülen bir ordu programından alıyor. Soğuk Savaş döneminde, Rusların ve Amerikalıların karşılıklı olarak psişik casuslar kullandığını öğrenmek oldukça enteresan.
Kitabın en vurucu noktası ise ölüme yakın deneyimler. Ölen insanların bedenlerini yukarıdan izlemelerine kitapta sıklıkla şahit oluyoruz. CIA de şu misyonla harekete geçiyor: eğer bir insan ölürken bedeni dışında gezebiliyorsa ve biz bu insanı ölmeden o hale sokabilirsek, dünyanın en iyi casusuna sahip oluruz diyor. İşte Prag’ın altındaki o devasa tesis bu amaçla inşa ediliyor.
Hikaye bu kez Prag’ın gotik atmosferinde geçmesine rağmen, Dan Brown bu şehirden bir Da Vinci Şifresi gizemi çıkaramamış. Şehir, hikayeye derinlik katan bir karakterden ziyade, şık ama biraz turistik bir fon olarak kalmış; kitapta o meşhur sembol oyunları neredeyse hiç yok. Prag tercihinin nedenini şehrin Simyacıların Başkenti olmasına bağlasam da, bu atmosfer kurgu içinde benim için daha derin bir anlam ifade etmedi.
Kitapta ayrıca, klasik bir Dan Brown olay örgüsünde yer alan o şaşırtmacalı kötü karakter figürü var ve bu karakterin temsili Prag'ın meşhur Golem efsanesi üzerinden yapılmış. Golem, bir haham tarafından kilden yapılan ve bir kağıda yazılan şifre ile canlandırılan dev bir yaratıktır. Efsaneye göre Golem kontrolden çıkar ve yaratıcısına zarar verir. Kitapta bu temayla uzak bir benzerlik kurularak; Sasha'nın, güya kendisini epilepsi krizlerinden kurtaran doktorunu ve Eşik’i yok etmesine şahit oluyoruz.
Golem ve transhümanizm birleşince akla doğrudan Piotr Szulkin’in 1980 yapımı Golem filmi geliyor. Transhümanizmin işlendiği bu 45 yıllık film, devletlerin insanları deneylerle kontrol altına almasına yönelik karanlık bir bakış sunuyor; Brown'un bu temaya dokunması güzel bir gönderme (subjektif bir yorum) olmuş. Golem'in bir bakıma yapay zekanın veya robotiğin atası olduğunu söyleyebiliriz; ancak ne yazık ki bu romanda Golem metaforu kurgu içerisinde oldukça havada kalmış.
Bu defa kitaptaki kötülerin motivasyonuyla bağ kurmak gerçekten çok zor. Yazarın önceki kitaplarında kötü karakterlerin neden bu yola girdiğini anlayabiliyor, hatta yer yer onlara hak verebiliyordum. Ancak bir CIA yetkilisinin sadece bir kitabı ortadan kaldırmak için cinayetler işlemesi ve bu kadar kompleks oyunlar kurması bana oldukça anlamsız geldi. Eşik zaten gizli kalacak bir proje; bu projenin asıl fikir sahibinin Katherine olduğu ortaya çıkmasa ne olurdu ya da çıksa ne değişirdi, pek anlam veremedim.
Buna rağmen, kitapta en sevdiğim noktalardan biri sosyal medyaya getirilen bakış açısı oldu. Yazarın, sosyal medyanın aslında bir tür beden dışı deneyim olduğu yönündeki tespiti çok hoşuma gitti. Bedenimiz bir yerde dururken zihnimizin dijital bir dünyada var olması, Katherine’in teorilerini günlük hayatımıza bağlayan en zekice kısımdı.
Sırların Sırrı Dan Brown’un sürükleyici kurgusundan yoksun olsa da, bilincin doğası ve transhümanizm üzerine sunduğu fikirlerle kafa dağıtmak için okunacak bir kitaptan biraz daha fazlasını vaat ediyor.