Gönderi

MUHAKKAK OKUNMASI GEREKEN BİR ANI-BELGESEL BAŞ YAPIT
10/10
·804 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
16 günde okudu
·
Okunma: 09 Ocak 2026 00:00
(E) SOSYOLOG ALBAY ALİCAN TÜRK’ÜN; “28 ŞUBAT – SİNCAN’DAN TARİHE NOTLAR” KİTABI DEĞERLENDİRMESİ (E) Sosyolog Albay Alican TÜRK’ü ilk defa 2025 yılı Ağustos ayı başında tanımış ve tanışmıştım. Üç kitabı vardı hepsi de ilgi alanımda olan. Bundan önce iki kitabını okumuş ve geniş birer değerlendirme ve tanıtım yazısı yazmıştım. Tanışmamızın hemen arkasından, kısa süre içinde gelmişti bu okuma ve değerlendirme faaliyetlerim. Sayın yazarın bir kitabını okumamış olmayı ise büyük bir eksiklik olarak görüyordum kendi adıma. Tam 800 sayfa ve büyük boy (sayfa ölçüleri büyük) olan kitabını sona saklamıştım. Ve bugün (09.01.2026), sayın yazarı tanımamın ve kitapları ile tanışmamın üzerinden henüz beş ay geçmiş iken, son kitabını da okuyup bitirmenin ve bu tanıtım ve değerlendirme yazısını yazmanın mutluluğunu yaşıyorum. Bakınca insanın gözünü korkutan bu çok kalın kitabı okumaya 25.12.2025 günü başladım ve sistematik/düzenli bir okuma ile 09.01.2026 günü bitirdim. Yani günde ortalama 50 sayfa okuyarak 16 günde bitirmiş oldum. Okumamın bu kadar uzun zaman almasının sebebi –yukarıda da bahsettiğim üzere- 800 sayfa ve sayfa boyutlarının büyük olmasının yanında, notlar alarak analitik bir okuma tarzını tercih etmem idi. Önceden iki cilt olarak basılmış, daha sonra ise iki cilt birleştirilerek tek kitap olarak piyasaya çıkmış. Kitap, 1. cilt ve 2. cilt olarak bölümlendirilmiş. Sayın yazarın kim olduğu ve onu nasıl tanıdığım ve tanıştığım konularına önceki iki kitabının değerlendirmesinde genişçe yer verdiğim için burada tekrar etmeye gerek görmüyorum. **** Siyasal İslamın bitmek tükenmek bilmeyen asker alerjisi ve rövanş alma manevraları… Taa 1950’lerde başlıyor aslında bu furya. Yine çok güçlü bir sağ iktidar ve yine askeri pasifize etme, kodları, genleri ve teamülleri ile oynama, yasal düzenlemeler ile haklarını kısıtlama, üzerinde tahakküm kurma, aşağılama, ezme, haddini bildirme(!) çabaları… Sonuçta gerildikçe gerilen ipler ve iplerin hazin şekilde kopuşu, bardağın taşması… O yıllarda orduda bir subay olan Kenan EVREN, altı ciltlik anılarının birinci cildinde detaylıca anlatır DP iktidarının bu yöndeki politikalarını. 70 yılda değişen pek bir şey yok yani. Her şeyin yine yeniden başlaması başka bir sağ/İslamcı yönetimin çok güçlü şekilde iktidara gelmesi ile 2000’li yıllar ile karşımıza çıktı. 28 Şubat döneminden henüz çıkılmış ve olabildiğince nefret duyguları biriktirilmiştir askerlere karşı. “Askeri vesayet mutlaka bitirilecek!” parolası ve paravanı ile rövanş alınmalıdır muhakkak. Hem de en ağır ve acı şekilde. Rüzgar terse dönmüştür. Yıllarca beraber yol yürünen sinsi cemaatin tüm adamları da yargı başta olmak üzere devletin tüm birimlerine, kılcal damarlarına kadar yerleşmiştir zaten. Devlet içinde devlet olmuşlardır. Yani kısacası, zaman ve zemin oldukça müsaittir intikamı almak için. 2007 – 2008 yıllarında Ergenekon, Balyoz başta olmak üzere, sahte delil, belge, bilgi ve gizli tanıklar ile başlatılan pek çok kumpas davası ile işe başlanır ve TSK’nın pek çok üst düzey komutanı hapse atılır. Tabi bu işler yapılırken bir taşla iki kuş birden vurulmakta, hem iktidar ve yandaşları rövanş hazzını keyifli keyifli yaşarken hem de Fetö’nün karşısında olan askerler ekarte edilip ordu içindeki kendi adamlarının yolu açılmaktadır. Bir yandan YAŞ’ta emekliye sevk etmeler, diğer yandan kumpas davaları ile adeta bir kıyım yaşanmaktadır. Hatta iş, bu ülkenin 26. Genelkurmay Başkanını “silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçlaması ile hapse atmaya kadar gider. Türk ordusuna komuta eden komutan, “terör örgütü lideri olmak” suçundan iki yıldan fazla hapis yatar. “…iktidar ve yandaşları rövanş hazzını keyifli keyifli yaşarken…” demiştim. Nasıl keyifli olunmasın ki! Koca koca bol yıldızlı generaller, Jandarma Genel Komutanlığı, kuvvet komutanlığı hatta Genelkurmay Başkanlığı yapmış zamanın kudretli paşaları itibarları yerle bir edilerek dalga dalga gözaltına alınmakta, adliye koridorları ve nezaretlerde saatlerce bekletilmekte, hakim karşısına çıkarılıp hesap sorulmakta(!) ve en nihayetinde kodese tıkılmaktadırlar. Bu durum büyük bir başarı hikayesi olarak algılanmakta ve dillendirilmektedir iktidar tabanında da. Sayın yazar bu durumu kitabında şöyle ifade eder; “…Sn. Başbakan bugüne kadar bütün bu tutuklamaların, nemasını, kaymağını yemekle meşguldü…. Sivil siyasetçi olarak askere nasıl kafa tuttuğunu, nasıl ‘posta koyduğunu’, nasıl ‘one minute’ çektiğini gösterip bunu oya tahvil etmenin peşindeydi…” (S: 226) Askerle hesabı bitmemişti iktidarın. Görülecek bir büyük hesap daha vardı: “Darbelerle yüzleşmek ve darbecilerden hesap sormak!” **** 2010 yılının 12 Eylül günü yapılan referandum ile “bismillah” denildi bu “hayırlı” işe de! Anayasa değişikliği referandumunun çok sayıda maddesinden birisi de “Anayasa’nın, 12 Eylül Müdahalesinin Sorumlularının Yargılanmasını Engelleyen Geçici 15. Maddesinin Kaldırılması” idi. Referandum öncesinde haftalar boyunca, tüm yazılı ve görsel medya organlarında 12 Eylül ve Kenan EVREN hakkında yoğun bir kötüleme kampanyası yürütüldü. (Sürecin detayları için bknz. Metin SEVİL, 12 Eylül Müdahalesi Ezberler Ve Gerçekler, S: 23-26) Sonrasında açılan davalar ile 12 Eylül Müdahalesini gerçekleştiren komuta kademesinden hayatta olan 90 yaşının üzerindeki komutanlar, sorgulandılar, yargılandılar ve mahkum edildiler. Hasta yatağında telekonferans ile ifade veren Kenan EVREN’in görüntüsüne de diyecek yoktu! İşte rövanş böyle alınır, ettikleri burunlarından fitil fitil böyle getirilirdi! Tabi iş 12 Eylül ile kalmadı. Malum Cumhuriyet tarihimiz darbelerle doluydu. Asıl görülecek hesap, mevcut iktidarın bir önceki versiyonu dönemini ilgilendiren, yakın zaman önce bu kadroların (mevcut iktidar siyasetçilerinin) neredeyse tamamının muhatabı olduğu 28 Şubat ile idi. Kısa süre içinde suç duyuruları yapıldı ve başta komutanlar olmak üzere o dönemin hemen her rütbesinden askerleri kapsayan gözaltılar başladı. Sayın yazar kitabında 28 Şubat soruşturmaları ve davasını kısaca şöyle özetler: “28 Şubat soruşturması ve davası; TSK’nın yanlızlaştırılması, itibarsızlaştırılması, halktan koparılması ve etkisizleştirilmesi amacıyla çeşitli kumpaslarla başlatılıp sürdürülen Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Amirallere Suikast, Askeri casusluk vb. bir dizi davanın son halkasıdır.” (S: 20) “TSK’ni bitirmeyi hedefleyen kesimler 28 Şubat döneminin bazı kritik olaylarını gerekçe göstererek TSK’ya bir darbe de buradan vurmayı denemişler, kısmen başarılı da olmuşlardır. Sözde Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Kafes, Amirallere Suikast, Askeri casusluk vb. kumpaslarla kurum dışına atamadıkları başarılı muvazzaf subaylardan bir kısmını da 28 Şubat paravanıyla elimine etmişler, ayrıca bu davayı yüce dinimizi sömürmek için de çok iyi bir argüman olarak kullanmışlardır.” (S: 21) “Bu davanın temel amacı 28 Şubat’ı, sözde darbeyi vs. yargılamak değil, Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla diz çöktürülen TSK’ne son “darbeyi” vurup yere sermek, itibarını tamamen sıfırlamaktır. Evet, asıl niyet bu!” ( S: 311 – Cilt – 2) Sayın yazar da bu gözaltı dalgalarından birincisinde, 12 Nisan 2012 günü, aralarında dönemim simge ismi, Genelkurmay 2. Başkanı Çevik BİR’in de bulunduğu bir grup asker ile birlikte gözaltına alınır ve tutuklanarak Sincan F Tipi kapalı cezaevine konulur. İşte bahse konu bu kitap, orada tutuklu kaldığı 14 ay boyunca gün gün tuttuğu ve satır atlamadan yazılarak 5 kareli defter tutan anılarının kitaplaştırılmasıyla ortaya çıkan ve tarihe not bırakan bir eserdir. **** O gün sabah kahvaltı öncesi internet haber sitelerinde gezinirken ilk dalga tutuklamaları gördü. Çevik BİR’in gözaltına alındığını, aralarında kendisinin yaşadığı şehir olan Eskişehir’in de bulunduğu bazı illerde operasyonlar yapıldığını okudu. Eskişehir’de gerçekleşecek gözaltına alma operasyonunun kime yönelik olduğunu merak etmişti. “bak Eskişehir’de de operasyon varmış hanım!” diye seslendi mutfakta kahvaltı hazırlamakta olan eşi Emel hanıma. Eşi ile kahvaltısını yapıp tam pazara gitmek üzereyken eve gelen 20 kadar TEM polisi ile karşılaşınca o çok merak ettiği hedefin kim olduğunu öğrenmiş oldu. Çok şaşırdı ama paniklemedi. 28 Şubat döneminde Genelkurmay karargahında yüzbaşı rütbesi ile görev yapıyordu. Kendisine yöneltilen suçlama ise: “T.C. Hükümetini cebren devirmek, hükümetin görevlerini kısmen veya tamamen engellemek, engellemeye teşebbüs etmek, darbeye teşebbüs etmek” idi. Sayın yazar kitabında, o sabah gözaltına alınması ile başlayan ve önce il emniyet müdürlüğüne, oradan Ankara’daki ilgili savcılığa, oradan mahkemeye, oradan da cezaevine konulması ile devam eden süreci ve cezaevi günlerini neredeyse hiçbir detay atlamadan, gün gün anlatıyor. Tarihe not bırakmak maksadı ile tuttuğu notları kitaplaştırdığını söylüyor. “…Cezaevinden hakimlere yazdığım bir mektupta ‘yaşadığım sürece 28 Şubat soruşturması ve davası kapsamında ortaya konan bütün eserlerin unutulmaması, kalıcı olarak gelecek kuşaklara aktarılması için elim, dilim ve kalemim erdiğince her türlü çabayı harcayacağıma söz veriyorum’ diye yazmıştım. İşte bu kitap o verilen sözün bir parçası ve sonucu olarak ortaya çıktı.” (S: 22) Sayın yazarın tutuklanma delilleri kendisine gösterilen 5 adet belge. “Batı Çalışma Grubu” adıyla meşhur oluşumda adının geçtiği, kendisine görevler verildiği ve yaka kartı çıkarıldığı bu belgelere dayanılarak söyleniyor. Sayın yazar ise bu belgeleri ilk defa gördüğünü, zaten usulsüz olduklarını, hiçbir zaman böyle bir yaka kartının olmadığını, kendisine bu kapsamda yazılı veya sözlü hiçbir görev verilmediğini emniyette, savcılıkta ve mahkemede ısrarla söylüyor. Ancak 16 Nisan 2012 günü sabah saat 6’ya kadar süren mahkeme sonunda, uyuklayarak adalet dağıtan bir hakimi suçsuz olduğunu ikna etmeye gücü yetmiyor ve aynı gün Sincan’a gönderiliyor diğer tutuklu askerler ile birlikte. Cezaevine gelince ilgili tüm “hoşgeldiniz” prosedürleri uygulanıyor. Tutuklular kendi isteklerine göre oluşturacakları üçlü gruplar halinde, birlikte kalacakları koğuşlarına yerleşiyorlar. Sayın yazar iki emekli albay ile grup oluştururken, Çevik BİR diğer iki general ile koğuşuna yerleşiyor. Koğuş dediysek öyle eski usul hapishane koğuşları gibi değil tabi buralar. Sayın yazarın ifadesiyle “otel gibi” yerler. 2 katlı koğuşların üst katında yatıyorlar. Alt kat ise sosyal alan. Telefon görüşmeleri, mektuplaşmalar, açık görüşler, kapalı görüşler, hastaneye çıkma talebi, dilekçe verme usulü, spora çıkış, kantinden sipariş verme usulü gibi pek çok detay en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş ve ona göre yönetmelikler oluşturulmuş. Tüm bunları anlatan bir kitapçık, cezaevine konulan her tutukluya veriliyor ilk gün. Sayın yazar hepsini izah ediyor kitabında. Aslında kitabın ilgi ile ve sıkılmadan okunmasını mümkün kılan ana sebep, sadece sayın yazarın kendisi ve dava süreci ile ilgili olarak yazdıklarının dışında –aslında daha da çokça- o günlerin ülke gündemini gün gün bizlere yeniden hatırlatması oluyor. Yaşanan her siyasi ve sosyal gelişme, gazete manşetleri, hayatını kaybeden ünlü kişiler günlüklerde yerini buluyor. İsteklerine göre gazeteler de geliyor günlük olarak. Televizyon da olunca gündemden hiç kopmuyorlar. Zaten o günlerde gündemin ana konusu 28 Şubat soruşturması ve tutuklamalar yani bizatihi sayın yazarın kendisi. Eşi Emel hanım 14 aylık süre içinde çok vefakar ve cefakar bir tutum sergiliyor. Sayın yazarın ifadesi ile her kapalı ve açık görüş gününde olmak üzere tam 60 defa Ankara-Eskişehir arasında mekik dokuyor. Görüşlere akrabalardan, asker arkadaşlarından, tanıdıklardan çok fazla kişi geliyor. Bir de TSK adına ziyaretler oluyor. Eşi Emel hanımın yükü hayli ağır. Dışarı ile tüm bağlantıyı o kuruyor. Cezaevinde adeta bir yazı makinasına dönüşen ve sürekli olarak birilerine/bir yerlere uzun uzun mektuplar yazan sayın yazarın yazdığı makaleleri yüzlerce adrese gönderiyor. Siyasetçilere, milletvekillerine, gazetecilere, televizyonculara ulaştırıyor. Bu gönderilere geri dönüşleri ve e-mail - sosyal medya yoluyla gelen başka tüm mesajları sayın yazara ulaştırıyor. Selamları iletiyor. Okunacak kitapları tedarik edip görüş gününde getiriyor. Gazeteciler zaman zaman köşelerine taşıyorlar bu yazılardan kesitleri. Sayın yazar ve arkadaşları gelen gazetelerde görüyorlar bunları ve mutlu oluyorlar. Bahse konu tüm bu mektuplar kitapta yer alıyor. Emel hanım bu durumundan bir mektubunda şöyle bahsediyor: “Her pazartesi bana verdiğin görevlerle haftayı o kadar yoğun geçiriyorum ki, hiçbir şey yazacak halim kalmıyor. Basın danışmanın olarak (her ne kadar sen beğenmesen de) elimden geleni yapmaya gayret ediyorum. Hatta günlerce face’e giremediğim bile oluyor.” (S: 387) Sayın yazar daha gözaltına alındığı ilk günden başlayarak asla hüzünlenmiyor, moralini bozmuyor, başını ön eğmiyor. Kapalı ve açık görüşlere gelen ziyaretçilerin ağlamaklı halini görünce onları “burada ağlamak yasak” diyerek ikaz ediyor. Espiriler yapıyor, gülüyor, güldürüyor. Kitabın bir yerinde (birkaç yerde daha var böyle pasaj) bu konuda şöyle yazıyor: “Bu tür ziyaretlerde insanların hali komiğime gidiyor. Çünkü görüş yerine girdiklerinde yüzlerinde çok üzgün, durgun bir ifade oluyor; fakat benim neşeli, gülen hatta kahkaha atan halimi görünce şaşırıyorlar. Bir süre sonra onlar da ortama uyuyorlar…” (S: 274) Sayın yazar bu işe o kadar önem veriyor ki, ilk günlerde el yazısı ile bir mektup yazıp, bilgisayara geçirerek pek çok tanıdığa ve akrabaya on-line olarak göndermesini eşinden istiyor. Yazdığı mektupta, neşeli olduğunu belli eden gülücük işaretlerinin bilgisayara aktarılmaması üzerine bu durumu daha sonra muhataplara izah ediyor. Sayın yazarın yazdığı en önemli mektup ise 3. yargı paketi ile ihdas edilen ve kendilerini yargılayan üç “özgürlük hakimine” gönderdiği çok uzun ve kapsamlı savunma ve durum analizi mektubu oluyor. 31 sayfa metin ve 18 sayfa tutan 8 ek çalışma ile bu mektup 49 sayfaya ulaşıyor. Mektubu ayrıca Emel hanım aracılığıyla 38 kişilik siyasetçi-devlet adamı ve STK başkanları grubu ile, 66 kişilik gazeteci-televizyoncu grubuna gönderiyor. Ayrıca aynı cezaevinde (yan koğuşlarda) kalan 28 Şubat tutuklusu tüm askerlere de cezaevi içi haberleşme sistemi (mektup) ile bu yazıyı gönderiyor. Her yeni dalgada gelen askerlere bir hoşgeldiniz-geçmiş olsun mektubu ile birlikte de meşhur “özgürlük hakimleri” mektubunu iletiyor. Onlar da kurum içi sistem ile dönüş yapıyorlar ve hepsi çok beğeniyor. Mektuptaki siyasi iradeye karşı cesur ve eleştirel duruşu dikkatten kaçmıyor. Mektubun ulaştığı ve kayda girdiğine dair hakimlerden yazı geliyor. Gönderilen pek çok gazeteci ve siyasetçi de dönüş yapıyor. Gazeteciler köşelerinde kısmen yer veriyor. Koridorlarda sayın yazarı gören her tutuklu asker ve gelen ziyaretçiler bu mektup, diğer yazıları ve şiiri için tebrik ediyorlar. Sayın yazar, tutukluluğunun 1. yıldönümü olan 12.04.2013 tarihinde, özgürlük hakimlerine ilki kadar uzun olmasa da yine zehir zemberek ve hiç de “aman dilemeyen” bir tarzda 2. bir mektup yazar. Üçüne de ayrı ayrı APS ile gönderir. Hariçten de çokça farklı adreslere, kişilere/kurumlara gönderir. Cezaevi içi mektuplaşma sistemi ile yine tüm tutuklu arkadaşlarına da iletir. Sayın yazarın yazdığı ve çok ses getiren, gazete haberlerine ve köşe yazılarına çokça konu olan bir diğer önemli mektubu ise dönemin bir numarası, en tepedeki asker olan Genelkurmay Başkanı (E) Orgeneral İsmail Hakkı KARADAYI hakkında oluyor. KARADAYI’nın savcılık ifadesinde “BÇG’dan haberim yok” demesi başta Çevik BİR olmak üzere tüm tutuklu askerleri çileden çıkarıyor. Çünkü hepsi de biliyor ki karargahta onun bilgisi ve izni olmadan ne bir emir yayınlanır, ne de bir oluşum içine girilebilir. Bu durum üzerine sayın yazar yine kağıt kaleme sarılıyor ve sitem dolu bir mektup yazarak yayması için yine eşine veriyor. “KARADAYI Paşa’nın savcılık ifadesini okudum. Savcılıkta “bilmiyorum-duymadım-görmedim” diye tam anlamıyla üç maymunları oynamış. Çok ayıp etmiş” (S: 100 – 2. cilt) “…mutat sohbetimize başladık. İlk konumuz KARADAYI Paşa’nın savcılıkta verdiği ifadelerdi. “Bilmiyorum-görmedim-duymadım” şeklindeki açıklamalarını ayıpladık, kınadık; bir Genelkurmay Başkanı’nın bu duruma düşmesini TSK açısından bir itibar kaybı olarak değerlendirdik.” (S: 101 – 2. cilt) Sayın yazar bir de 28 Şubat’a atfen 28 kıtalık bir şiir yazıyor. Şiirin gönderildiği isimlerden gazeteci Mustafa MUTLU, 26 kıtasına köşesinde yer verince şiir büyük ses getiriyor. Cezaevi arkadaşları, görüş gününde kendisine ve başka tutuklulara ziyarete gelenler hep şiirden ve ne kadar çok beğenip duygulandıklarından bahsediyorlar. Bu konuda kitapta anlayamadığım bir bölüm okudum. Sayfa 432’de şöyle anlatıyor sayın yazar: “Yağmur’dan sonra Emel aldı ahizeyi… Önce gelen mesajlardan söz etti. M.MUTLU ile görüşüp, şiiri başka gazetecilere göndermek için izin istemiş…” Bu şiiri yazan ve gazeteye gönderen kişi sayın yazar değil mi? Mustafa MUTLU kendisi yazmadı yani bunu. Şiir ona ait değil. Bu durumda neden izin istendiğini anlayamadım. Mustafa MUTLU kendisi yazıp da köşe yazısında yer verse belki o zaman böyle bir istekte bulunulabilir telif hakları vb. açısından. Sayın yazar cezaevine geldikten kısa süre sonra, idareye bir dilekçe vererek sadece üç kişiden oluşan koğuş arkadaşları ile görüşebilmek dışında yan koğuşlardaki tutuklularla da ortak görüş günü yapılabilmesi talebinde bulunur. Ayrıca spor etkinliğine de birlikte çıkabilmeyi talep eder. Dilekçeye olumlu cevap gelir ve belli gün ve saatlerde Çevik BİR ve onunla aynı koğuşta kalan diğer tutuklular ile ortak görüşme yapma ve spora çıkma imkanına kavuşulur. Bu toplantılarda hep durum değerlendirmesi yapılır. Sürecin geldiği durum, basında süreç ile ilgili olarak çıkan yazılar, siyasetçilerin beyanları, Meclis’te kurulan Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun çalışmaları, davanın geleceğine yönelik tahminler gibi merkezinde kendi durumları olan çokça sohbet yapılır. Çevik BİR sırayla fikirlerini sorar. İzlenecek yol haritası konusunda fikir teatisi yapılır. “Tahminimce siz çabuk çıkarsınız ama bizim işimiz zor çocuklar!” diye sık sık hayıflanır zamanın Genelkurmay 2. Başkanı… Ortak spor saati de spor yapmak yerine yürüyüş yaparak geçirilir ve bir araya gelme imkanından azami faydalanma yoluna gidilir. Sayın yazar da o süreçte Genelkurmay Karargahı’nda görevliydi fakat yüzbaşı rütbesinde bir subay olduğu için 2. Başkan Orgeneral Çevik BİR ile yakın temasta bulunması ve muhatap olması mümkün değildi. Bazı toplantılarda ve koridorlarda karşılaşıyordu o kadar. Dönemin en bilindik ama ulaşılamaz askeri ile şimdi sık sık bir araya gelip sohbet etmesi hayli ilginç gelir kendisine. Bu durumu şöyle ifade eder: “Sohbetin daha ilk saatlerinde memurlardan biri gelip Yüksel albayı berber için çağırdı ve Yüksel albay ayrıldı. Çevik BİR ile masada baş başa kaldık. ‘Kadere bak’ dedim kendi kendime. O anda ilk aklıma gelen, bütün Türkiye’nin tanıdığı, bir döneme damgasını vurmuş, pek çok insanın tanıyıp konuşmak isteyeceği bir insanla teke tek oturuyorum. Böyle düşününce heyecan verici…” (S: 254) Ayrıca hastaneye, açık-kapalı görüşe, avukat görüşmesine, telefon görüşmesine, berbere gidip gelirken karşılaşılan her tutuklu ile selamlaşılır, hasbihal edilir, görüş alışverişi yapılır. Zaten çoğu birbirini görev yıllarından tanımaktadırlar. Tanımayanlar da böylelikle tanışmış olurlar. Tabi bu arada tutuklama dalgaları devam etmektedir. En çok ses getiren bir dalgada, çok önemli yeni cezaevi arkadaşları gelir yanlarına. Dönemin hayatta olan kuvvet komutanları, Jandarma Genel Komutanı, MKG Genel Sekreteri ve Genelkurmay Genel Sekreteri aynı koridordaki koğuşlara komşu olarak gelirler. (Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı (E) Oramiral Güven ERKAYA 2000 yılında vefat etti) Tabi bu dalga iyice coşturur iktidar siyasetçilerini ve tabanını. Vay be! Neredeeen nereye! Kadere bak! Zamanın kudretli komutanları bir bir tutuklanıp demir parmaklıklar arkasına konuluyorlar ve hesap vereceklerdir artık bağımsız (!) mahkemelerde! Askeri vesayet işte böyle yıkılır! Görsün cümle alem! Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı (E) Orgeneral Hikmet KÖKSAL, halef-selef Hava Kuvvetleri Komutanları (E) Orgeneraller Ahmet ÇÖREKÇİ ve İlhan KILIÇ, (İlhan KILIÇ dönemin MGK Genel Sekreteridir) Jandarma Genel Komutanı (E) Orgeneral Teoman KOMAN ve rütbesi biraz düşük olmasına rağmen, o dönemde adı en çok duyulan, basında en çok yer alan isimlerden olan Genelkurmay Genel Sekreteri (E) Tümgeneral Erol ÖZKASNAK da artık Sincan F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevinin sakinleri olmuşlardır. Herkes en tepedeki isim olan dönemin Genelkurmay Başkanı (E) Orgeneral İsmail Hakkı KARADAYI’nın ne zaman alınacağı konusunda tahminler yürütmektedir. (Bu yazının yazıldığı 09.01.2026 günü itibariyle, 28 Şubat döneminin komuta kademesinden yani Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve Jandarma Genel Komutanı kadrosundan hayatta olan tek isim Ahmet ÇÖREKÇİ’dir.) Sayın yazar yukarıda bahsettiğim durumlarda koğuş dışına çıktığında, sıklıkla bu isimler ile de karşılaşır, selamlaşır, kendisini tanıtır ve ayaküstü kısa sohbetler yapar. En çok da diğerleri gibi yaşlı ama aynı zamanda ağır hasta ve çok bitkin olan Teoman KOMAN’dan bahseder ve haline çok acır. Aslında Teoman KOMAN hasta ve tedavi olduğu için önce tutuksuz yargılanmak üzere serbest kalmış ama daha sonra savcılık itirazı ile tutuklanmış ve cezaevine konulmuştur. İlk mahkemesinde halini kendi gözü ile gören hakimin insiyatifi ile tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır ve hastaneye yatar. 3 ay kadar hastanede kalan KOMAN Paşa, 14 Aralık 2013 tarihinde hastanede vefat eder. Tutukluluğun üzerinden tam 13 ay geçtikten sonra, 13 aydır beklenen ve çıkış zamanı hakkında sürekli tahmin yürütülen ve dedikodu üretilen iddianame henüz yayınlanmamış olsa da ilginç bir gelişme yaşanır. 13 Mayıs 2013 günü tutuklulara tebliğ edilen bilgiye göre 15 Mayıs günü tüm 28 Şubat tutukluları mahkemeye çıkacaklardır. Ancak bu normal mahkemeden biraz farklıdır. Aslında her ay hakimler, tutuklular ile ilgili “aylık kararlar” vermekte ve bu kararlar cezaevindeki tutuklulara tebliğ edilmekte idi. Aşağı yukarı aynı matbu metnin –ara ara küçük farklılıklar olsa da- her ay aynen yazılması şeklinde olan karar yazısı hep “tutukluluğun devamına…” şekilde bitiyordu. İşte 4. yargı paketindeki bir değişiklik ile hakimler bu kararları artık tutuklular ile yüz yüze görüşerek vereceklerdi. Yani aslında değişen ve heyecan yaratacak bir durum yoktu. Sayın yazara göre bu sadece bir “gaz alma” hamlesi idi. Bu mahkeme olayı kimi tutukluları heyecanlandırdı ve tahliye umutlarını yeşertti. 15 Mayıs günü erken saatte kalkıp hazırlıklar yapıldı. Sayın yazar çoğu tutuklunun aksine takım elbise yerine günlük sade bir giyim tercih etti. “Sabah 7’de hazır olun” denilmişti bir gün önceden. Ancak saat 09.10’da cezaevi araçları adliyeye doğru hareket edebildi. 72 tutuklu için mahkeme salonu paravanla 2’ye bölünmüştü. Sayın yazar tam 13 ay önce uyuklayan bir hakimin kendisini tutukladığı salonda yerini aldı. Sayın yazar, verilen molalarda yaptıkları kritiklerde hep, alttan almayacağını, tüm arkadaşlar tahliye olmazsa tahliyesini talep etmeyeceğini vurguladı. Davanın 1 numarası olan ve hepsinin komutanı durumundaki Genelkurmay Başkanı KARADAYI’yı tutuklamayan hakim diğer salonda olacaktı. Sayın yazar kitabında kimin (tutuklulun ve/veya avukatının) ne kadar süre ile savunma yaptığını listeliyor. Kimisi 90 dakika, kimisi 20 dakika savunma yapıyor ve geceyarısı hakimin “devam edelim mi yoksa yarına mı bırakalım” sorusu üzerine herkes “bitene kadar devam” diyor. Ve sayın yazar da 00.59-01.20 saatleri arasında 21 dakika konuşmasını yapıyor. “Konuşma yapıyor” dedim çünkü o aslında söyleyeceği her şeyi (savunmasını) 27 Eylül 2012 ve 12 Nisan 2013 tarihlerinde davanın her üç hakimine gönderdiği uzun mektuplarda yaptığı için burada kısa konuşacağını ve bunun bir savunma olmadığını sözlerinin başında hakime hanıma söylüyor. Yine herkesin takdirini kazanan ve hakkında övgü dolu sözler edilen kısa konuşmasının bir yerinde –tüm konuşmasının özeti sayılabilecek şekilde- şöyle söylüyor: “….Dolayısıyla sizden tahliye dahil hiçbir talepte bulunmuyorum. (ortalıkta bir anda buz gibi bir hava estiğini hissediyor) Dahası, sizden ancak şunu talep ediyorum ki, eğer buradaki ifadeler sonunda bir tek kişinin dahi tutukluluk halinin devamına karar verilecekse, ben de onunla kalmak istiyorum. Çünkü şuna inanıyorum ki, buradaki herkesin amiri konumunda olan dönemin Genelkurmay Başkanı KARADAYI Paşa hakkında adli kontrol tedbirleri uygulanabiliyorsa, burada bulunan ve onun maiyeti konumunda olan herkes için bu uygulanmalıdır; bir tek kişiye bile uygulanmaması bir haksızlıktır, adaletsizliktir ve ben de böyle bir haksızlığa karşı suskun, duyarsız kalmak istemem…” Tüm tutukluların ifade/savunma vermesi sabah 10 civarı bitiyor. Ve merakla beklenen karar açıklanıyor: “Tüm tutukluların tutukluluk hallerinin devamına…” Herkes şok geçiriyor tabi. Kararı okuyan hakim yerinden kalkıp gidecekken tutuklulardan Kıbrıs Gazisi ve Magosa’ya heykeli dikilen (E) Albay Oğuz KALELİOĞLU’nun avukatı Prof. Dr. Mehmet KOCAOĞLU; “Hakime Hanım, bir dakika… Bir şey söyleyebilir miyim?” diyor ve şöyle konuşuyor; “Doğrusu duruşma sırasındaki tavrının bizi umutlandırmıştı. Fakat bu kararınızla tarihi bir fırsatı kaçırdınız. Şimdi uyumaya gideceksiniz. Umarım rahat uyursunuz.” Bir gün önce saat 09.10’da çıktıkları cezaevine dönmeleri saat 11.40’ı buluyor. Tabi sayın yazar bu anlamsız mahkemenin hakimlerine iki gün sonra bir mektup yazmayı ihmal etmiyor Ve 13 aydır bekledikleri iddianame de 21.05.2013 günü 1309 sayfa olarak çıkıyor. 8 Haziran günü ise ellerine ulaşıyor. 14 Haziran 2013 günü ise hiç beklemedikleri bir olay gerçekleşiyor. Yan koğuştan bir arkadaşları “televizyonu açın! 28 Şubat davasında tahliyeler var diye alt yazı geçiyor!” diye bağırınca hemen televizyonu açıyorlar. Evet altyazıda, Haziran ayı aylık ara kararı ile tahliye olanların isimleri yazıyor. (13 ay boyunca böyle bir karar çıkmamıştı.) 28 Şubat davasından tutuklu 75 kişiden 37’sinin tahliye haberi veriliyor. Ve o listede sayın yazarın da adı geçiyor. Buruk bir sevinç ile ne yapacağını bilemiyor. Çünkü suçsuz olduklarına inandığı diğer 38 kişi tahliye edilmedikleri gibi daha da önemlisi, 14 aydır aynı koğuşu paylaştığı Cem albay tahliye edilirken, Cengiz albay tahliye edilmiyor. Ama bir sonraki ayın ara kararında (7 Temmuz) Cengiz albay da tahliye edildiği gibi yıl sonuna kadar diğer tüm tutuklular da –tutuksuz yargılanmak üzere- tahliye ediliyor. Sayın yazar 1 yıl 2 ay 2 gün sonra evine gidebiliyor. 5 Yıl süren yargılamalar neticesinde 13.04.2018 günü beraat ediyor. Ardından istinaf mahkemesince ve Yargıtay’ın 30.06.2021 tarihli kararı ile de beraati onanıyor. Tabi sayın yazar tahliye olduktan sonra da boş durmuyor. Tutuklu askerler için düzenlenen “sessiz çığlık” eylemlerinin Eskişehir ayağında her Cumartesi en önde yer alıyor. Konuşmalar yapıyor, dövizler taşıyor. Hatta Eskişehir dışında da pek çok ilde bu eylemlere katılıyor. Tahliyesinin 3. gününden itibaren tutukluluğu devam eden silah arkadaşlarını ziyaretler için Ankara’ya gidiyor. 9 Haziran 2014 tarihinde Balyoz ve benzeri davalar nedeniyle hala içeride olan yüzlerce komutanı ver arkadaşı için bir mektup da Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL’e yazıyor. Ayrıca protokolden 18 kişiye daha bu mektubu gönderiyor. Sayın yazar 2. Cilt, sayfa 334-340 arasındaki EK-B tablosunda, 28 Şubat davası kapsamında haklarında işlem yapılan 103 askerin tamamının isimlerini bir tablo halinde verip, gözaltına alınma, tahliye edilme tarihleri ile kaçıncı dalgada tutuklandıkları ile ilgili tüm bilgileri veriyor. **** Sayın yazar kitabın 180. Sayfasında Atatürk için şu ifadeleri kullanır: “Bir tarih profesöründen çok daha iyi tarih bilen, bir ilahiyat profesöründen çok daha derin biçimde dine vakıf, bir sosyoloji profesöründen çok daha ayrıntılı toplumsal analizler yapabilen…” Atatürk muhakkak ki çok büyük bir asker ve devlet adamıdır. Ancak en nihayetinde etten kemikten bir insandır. Eğitimi askerlik üzerine olup mesleği askerliktir. Bir insanın da sayılan tüm bu alanlarda (hepsinde birden) alanlarının profesörü olan kişilerden daha donanımlı olması teknik olarak ve insan kapasitesinin durumu göz önüne alındığında mümkün değildir. İlgili alanlarda da oldukça bilgili olduğu yazılabilir. Ancak bana göre bu ifadeler biraz abartılı olmuştur. Bu tutum ayrıca, “Atatürk’ü olağanüstü hikayelerle aşırı yüceltip, insan üstü bir seviyeye çıkararak ilahlaştırıyorsunuz” diyenlerin ekmeğine yağ sürer kanaatindeyim. Bu pasaj gözden geçirilip yeniden düzenlenebilir. Sayın yazarın 1. çözüm süreci için yazdığı şu ifadeler, sürecin bir yenisini –ve daha da cesurcasını- yaşadığımız şu günler için de geçerli olan son derece isabetli ve muazzam tespitler barındırmaktadır: “2002’nin sonunda görevi devralan Sayın Başbakan, 18 yıldır süren PKK terörünün kaynağını devletin ve TSK’nın yanlışlarına bağlıyordu. Ona göre devlet Cumhuriyet döneminden itibaren bütün etnik gruplar gibi Kürtleri de Türk diye kabul edip asimile etmeye çalışmış, Kürtlere demokratik haklarını vermemiş ve olayları silahla çözme yoluna gittiği için başarılı olamamıştır. Halbuki ne olacak, ‘biz inkar ve asimilasyonu elimizin tersiyle itiyoruz’ gibi temalar işle(n)se, Kürtçe televizyon, kitap-dergi-gazete çıkarılmasına izin verilse, azıcık örgütün huyuna suyuna gidilse, müzakereler vs. yoluyla ufak tefek ödünler verilse, terör biterdi. Kanımızca bu yaklaşım Kürt siyasi hareketinin tarihsel temellerini, dış bağlantılarını, bölgenin psiko-sosyal yapısını bilmemenin, PKK’yı ve Öcalan’ı hiç tanımamanın, meseleyi sadece basit bir demokratik haklar ve etnisite sorununa indirgemenin tezahüründen başka bir şey değil.” (S: 183) Bunu anlayamamanın acılarını, millet olarak bugün yine yaşıyoruz en acı şekilde… Bu pasajdaki şu ifade düzenlenebilir: “2002’nin sonunda görevi devralan Sayın Başbakan,…” Evet 2002’nin sonunda AKP seçimi kazanıp hükümeti kurmuştur. Ancak o günlerde Erdoğan yasaklı olduğu için Abdullah GÜL Başbakan olmuştur. Onun Başbakan olması Mart 2003’tedir. Belki de “Başbakan olmasa da geri planda tüm kontrol ondaydı” demek istemiştir sayın yazar. Sayın yazarın, 354. sayfada yazdığı ve bundan 13 sene önce yapılan bir tespitin ne kadar yerinde olduğunu bugün en canlı şekilde gözlemliyoruz: “…Lakin akşamüzeri seçim sonuçları açıklandığında D. BAHÇELİ’nin tekrar genel başkan seçildiği belli oldu. Yani yazık oldu! MHP’de kesinlikle bir değişim gerekiyordu bence… AKP’nin fütursuzluğuna dur diyebilecek en önemli parti MHP… Ama Devlet BAHÇELİ yönetimiyle mümkün değil.” 2. cilt sayfa 116-117’de, 11. dalgada tutuklanarak Sincan’a getirilen eski K.K.K. (E) Orgeneral Erdal CEYLANOĞLU hakkında bilgi verirken, henüz 1,5 yıl önce Balyoz-Ergenekon tutuklamalarına ve TSK’nın düşürüldüğü duruma tepki olarak Genelkurmay Başkanı ile birlikte istifa eden kuvvet komutanlarından birisi olduğu detayı da verilse çok iyi olurdu. Zira bu tutum tarihe geçen önemli bir olaydı. Kitapta kullanılan belge fotoğrafları çok küçük ve soluktur. Hiçbirisi okunamamaktadır. **** Tutuklu kaldığı 14 ay boyunca sıradan bir mahpus gibi günlerini yatarak ve volta atarak geçirmek yerine olağanüstü bir gayret ile seslerini duyurmaya çalışan, sürekli ama sürekli yazarak farkındalığı canlı tutan, her yanlış bilgi ve haber üzerine kaleme sarılıp cesurca tezkipler yazan, ve cezaevindeki tüm tutuklu asker arkadaşlarının ve üst rütbeli komutanlarının büyük sevgi ve takdirini kazanan sayın yazarı; “Tarihe not düşmek ve yapılanların unutulmaması” adına böylesi bir kitabı ortaya çıkardığı için tebrik ediyorum. Adaletin geldiği yeri, TSK’ya çekilen operasyonu görmek isteyen herkese bu eşsiz eseri muhakkak okumalarını tavsiye ederim. **** PEKİ SONRA NE OLDU? Hayaldi gerçek oldu! İktidar güçlendikçe güçlendi. Öteden beri tasarladığı ve bu çalışma boyunca kısmen değindiğim “rövanş alma” güdüsü depreşti. Asla olmaz denilen ne varsa oldu. “Askeri vesayeti bitiriyoruz” sloganı ve başlığı altında projeler bir bir gerçekleştirildi. Önce MGK’nın sonra da YAŞ’ın yapısı değiştirildi. Her iki yapıdaki asker sayısı azaltıldı, sivil sayısı çoğaltıldı. Önceden, Başbakan ve Milli Savunma Bakanı ile, komuta kademesindeki tüm generallerin yani ordudaki tüm orgeneral ve oramirallerin (14 asker) katılımı ile toplanan Yükse Askeri Şura, artık sadece Başbakan, (sonradan Cumhurbaşkanı) Genelkurmay Başkanı ve üç kuvvet komutanı ile Milli Savunma Bakanı dışında konu ile alakasız 5 bakanın katılımı ile toplanır oldu. (İlgili YAŞ kanunu bu şekilde değiştirildi) YAŞ, Genelkurmay Karargahı yerine Cumhurbaşkanlığı sarayında toplanır oldu. YAŞ üyesi olan, örneğin Milli Eğitim Bakanının veya Hazine Ve Maliye Bakanının, hangi albayın general olacağı, hangisinin emekli edileceği, hangisinin görev süresinin uzatılacağı, hangi askerin terfi ettirileceği, hangi korgeneralin orgeneral yapılarak 2. Ordu Komutanlığına atanacağı vb. konularında acaba nasıl bir fikri ve tavsiyesi olabilirdi? Elbette olamazdı. Çünkü yapılan her düzenleme bir inatlaşmanın ve güç gösterisinin eseri idi. YAŞ’ın yeni yapısı da iktidar ve tabanı tarafından gururla reklam edildi. Bu bir zaferdi ne de olsa. Her Ağustos ayında YAŞ toplantıları sonrası çekilen hatıra fotoğrafları, eski ve yeni haliyle yan yana getirilip “neredeeen nereye!”, “hayaldi gerçek oldu!” sloganlarıyla bolca paylaşılır oldu. İşte askeri vesayet böyle yerle bir edilirdi! Askerlerin etkisi, görünürlüğü, söz hakkı her geçen güz azaldı, azaltıldı. TSK’nın kodları ile, genleri ile oynandı. Teamüller yerle bir edildi. Kuvvet komutanlığı yapmadan Genelkurmay Başkanlığına atama yapıldığı görüldü. Askeri hastaneler sivilleştirildi. Askeri yargı sisteminde köklü değişiklikler yapıldı. Aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri Günü olan 30 Ağustos Zafer Bayramında, Genelkurmay Başkanı tarafından Gazi Orduevi’nde resepsiyon verilmesi geleneği de kaldırıldı. Protokol sırası değiştirilerek Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları sıralamada gerilere konuldu. Asker yerine sivil MSB daha görünür kılındı. 15 Temmuz kalkışmasından sonra (bu bahane ile) değişim ve dönüşüm çok daha kolay ve hızlı olmaya başladı. Askeri liseler kapatıldı. Harp okulları MSÜ çatısı altında toplandı. Sivil rektöre bağlandı. Bazı askeri kurumlarda “sivil generaller” ihdas edildi. Jandarma ve sahil güvenlik tamamen İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. En radikal ve –bana göre- felaket uygulama personel temin kaynaklarının değişmesi oldu. Pek çok kadro için subay- astsubay ihtiyacı harp okulu ve astsubay sınıf okulu eğitimi şart koşulmadan sivil üniversitelerden mezun olmuş yani belli bir yaşa gelmiş ve çeşitli ideolojilere sahip olabilecek gençlerden karşılanmaya başlandı. Yani küçük yaşta bu okullara girip tam bir askeri disiplin, örf, laik-Atatürkçü eğitim müfredatından geçmemiş gençler, kısa süreli bir kursun ardından subay-astsubay yapıldı. Tabii ki bunlar içinde tarikat-cemaat yapılanmalarının müntesipleri de bolca vardı. Bu, çok uzak olmayan bir gelecekte personel kalitesinin düşmesi ve geri dönülmez bir yapı bozukluğuna yol açabilecek çok yanlış bir karardı. Türk Silahlı Kuvvetleri, işsiz gençlerin istihdam ocağı olamazdı! Benim dışarıdan gözlemleyebildiğim bu radikal değişimler dışında kim bilir farkında olmadığım daha nice değişiklikler olmuştur. İçeriden birisi olmadığım için fazlasını bilemiyorum. Aslında gelinen yer ve nasıl büyük bir başarı(!) sağlandığının ispatı basit bir sosyal deney ile mümkün. Çok değil bundan 15-20 yıl kadar önce, kalabalık bir caddede 100 kişiye Genelkurmay Başkanının kim olduğu sorulsa idi en az 90 kişi hemen o ismi söylerdi. Aynı çalışma bugün yapılsın, 100 kişi içinde o ismi bilenler asla 3 kişiyi geçmez. Basit gibi gözüken bu sosyal deney aslında neredeeen nereye gelindiğinin en kısa ve kestirme izahıdır ve derin anlam yüklüdür. Aynı şekilde, sosyal medyada epeyce dolaşan bir video da fikir edinme açısından oldukça yararlıdır. Eski zamanlarda bir Genelkurmay 2. Başkanının makam aracı ile bir yere geldiğinde araçtan inişi ve karşılanması ile yakın zamanda bir Genelkurmay Başkanının makam aracı ile bir yere geldiğinde araçtan inişi ve karşılanmasını yan yana koyup gösteren o video basit bir video gibi gözükse de derin anlam yüklüdür. Köklü değişimin etkileri yavaş yavaş kendisini belli etmeye de başladı. Her gün bir yenisini gördüğümüz disiplinden uzak, askeri örf ve teamüller ile bağdaşmayan görüntüler, siyasetçi yakınlarının askerler ile aynı ortamlardaki çeşitli görüntüleri, tarikatçılar ile yanyana asker resimleri, tarikat merkezinde resmi çıkan amiral ve işlem yapılmaması, boş çay bardağı toplayan korgeneral “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” dedikleri için ihraç edilen teğmenler, bir 10 Kasım günü Atatürk rozeti takmak istemeyen askeri öğrenciler, hiçbir şeye tepki vermeyen/veremeyen komutanlar… Liste uzar gider. Kısacağı sayın yazar Alican TÜRK albayın bu kitabı yazdığı günlerden bugüne, olmaz denilen ne varsa oldu. Başlanan iş bitirildi. TSK’yı yeniden dizayn etme ve askere rol biçme projelerinin tamamı başarıya ulaştı. **** ÖNEMLİ VE İLGİNÇ BİR BİLGİLENDİRME: Bu kitap değerlendirmesinin yazarı da aslında, o dönemlerde ve hatta yakın zaman kadar, yazı boyunca düşünce ve söylemlerini kıyasıya eleştirip yer yer hicivli ifadelerle söylemlerini resmetmeye çalıştığı siyasal İslamcı camianın içindeydi. 20 sene kadar AKP’ye ve Erdoğan’a oy verdi. Dahası o hararetli günlerde Refah Partisi’nin kayıtlı ve sadık bir üyesiydi. Meydanlarda çok slogan attı. Burada eleştirdiği yaklaşım ve söylemlerin birebir aynısı dillendirirdi. Belki de ilgiyle okuduğunuzu düşündüğüm bu çalışmayı daha da ilginç kılan budur bence. Yani mahalleyi çok iyi tanımak! Bu çalışmayı okurken bu önemli hususu da göz önüne almanızı önemsiyorum. Peki sonra ne mi oldu? Her şey birkaç sene önce ve çok kısa bir sürede gerçekleşti. Düşünce dünyamdaki bu ani ve keskin değişim ve dönüşümün hikayesi biraz uzun. Böyle oldu çünkü ben bir insanım makina değil! Yanılırım, kandırılırım, aldanırım. Ama değişebilirim. Yanılmayan ve değişmeyen ise insan değil ancak bir makina olabilir. METİN SEVİL / erdem201140@gmail.com ZONGULDAK / 09.01.2026
28 Şubat: Sincan'dan Tarihe Notlar (Cilt 1-2)Alican Türk · Galeati Yayıncılık · 202310 okunma
·
720 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.