Sadece kitap değil bütün bir denizi okudum sanki.
Jules Verne’in anlattığı binlerce balık, mercanlar, yosunlar ve bilinmeyen türler bir ansiklopedi soğukluğunda değil; canlı, hareketli, nefes alan bir dünya gibiydi. Sayfalar ilerledikçe ben de karadan koptum. Sanki Nautilus’un camından bakıp, ışığın suda kırılışını izledim.
Kaptan Nemo’nun yalnızlığı bana biraz ağır geldi.
O kadar canlı bir dünyanın içinde, onun içi tamamen sessizdi. Balıklar renkliydi oysa renksiz. Deniz hareketliydi ama Nemo donuktu.
Neler olduğunu, nasıl bu hale geldiğini anlatmaması... ve ailesi. Onlar yoktu; ama yoklukları, denizin her katmanında hissediliyordu.
Batırdığı gemi sahnesinde denizin güzelliği bir anlığına karardı. O an anladım ki bu adam denizi sevmiyor; deniz onu saklıyor. Hintli bir bedenin, sömürgeci bir dünyaya duyduğu öfke, dalgaların altında sessizce büyümüş, sonunda çelişkili bir adalete dönüşmüştü.
Verne’in denizi bu kadar ayrıntılı anlatması boşuna değil.
Çünkü Nemo’nun insanlardan kaçışı, insanlıktan değil; insanlığın kurduğu düzenden. Deniz altında her şey yerli yerinde. Kimse hükmetmiyor, kimse sahiplenmiyor. Sadece varlar.
Esrarlı Ada Nemo’yu yaşlanmış ve yorgun gördüğümde, bütün o balıklar, mercanlar ve ışıklar bir anda soldu. Çünkü anladım ki:
Doğa iyileştirir ama unutmaz.
Ve bazı insanlar, en güzel dünyanın içinde bile, kayıplarını yanlarında taşır.
kitabı okurken kendimi denizin altında hissetmem boşuna değildi.
Belki de Verne’in asıl başarısı, beni Nemo’ya değil; Nemo’nun seçtiği derinliğe indirmesiydi.