Kitabın merkezinde, “istenmeyen” ya da “görülmeyen” bir çocuk olmanın insanın içine yerleşen ağırlığı var. Sina’nın hikayesi, daha doğduğu ilk anlarda annesi tarafından reddedilmesiyle başlıyor ve bu reddediş, hayatı boyunca süren bir aidiyet mücadelesine dönüşüyor. Yazar, çocuklukta yaşanan travmaların zamanla silinmediğini; aksine yetişkinlikte taşınan ağır bir yüke evrildiğini sade ama çarpıcı bir gerçeklikle anlatıyor.
Kitap, aynı evin içinde var olup yok sayılan bir çocuğun sessiz çığlıklarıyla örülü. Sina’nın büyüdüğü evde, sanki üç kişilik bir aile varmış gibi davranılması, onun yalnızca sevgiden değil var olma hakkından da mahrum bırakıldığını gösteriyor. Bu dışlanmışlık, eserin en güçlü temalarından biri olan “öz-değersizlik” duygusunu besliyor. Başkaları tarafından sevilmeyen Sina, zamanla kendini de sevmemeyi öğreniyor.
Kitapta, insanın kendi hayatında bir “figüran”a dönüşmesi, psikolojik bir yıkımın sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Sina, kendi kararlarını alan bir özne olmaktan çok, başkalarının hayatının kenarında duran sessiz bir izleyiciye dönüşüyor.