Puan vermedi·248 syf.··Beğendi
· Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen ne yeri yarabilir ne de boyca dağlara ulaşabilirsin." Mevki sahibi olduğunda yürüyüşü değişen, böbürlenenleri Allah sevmez. Dünya, bütün insanlar seni seviyor, Allah seni sevmiyor ya da bütün dünya sana karşı ama Rabbin seni seviyor. Bu ikisi arasındaki ayrım çok önemlidir.
Şirk koşmak çok büyük bir zulümdür. Zulüm nedir? Zulüm; adaletsizce davranmak, bir şeyi hakkından mahrum etmek, vazifeyi ehil olmayana vermektir. Yani Allah’a ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür. Lokman (as), oğluna Allah’ı tanıtmaya çalışarak şöyle buyuruyor: “Oğulcuğum, yapılan iyi veya kötü bir iş, hardal tanesi ağırlığınca da olsa, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, Allah onu mutlaka çıkarır. Şüphesiz ki Allah latiftir, her şeyden haberdardır.” Bu bilgi ve iman insan hayatını düzene sokar. İç ve dış dünyasını tanzim ettirir.
"Bedir Savaşı'nda Allah'a yemin olsun ki ecir ve sevap ümidiyle savaşan ve arkasına dönmeden ilerlerken şehit düşen herkes cennetliktir."
Her ne olursa olsun umudunuzu kaybetmediyseniz, umut ışığınız hâlâ yüreğinizin içinde yanıyorsa, yeryüzündeki diğer bütün mumlar sönse bile, o yaktığınız tek umut ışığıyla bütün hepsini tekrar alevlendirirsiniz.
Bir gencin bu kadar heyecansız, azimsiz olması, cesaretini, ideallerini kaybetmesi ancak yüreksizlikle ifade edilebilir. Riski göze alma cesaretini gösteremeyenlerin risk olmadan rızık olmayacağını bilmeleri gerekir.
Umudunuzu, heyecanınızı, coşkunuzu kaybettiğinizde artık sizin işiniz bitmiştir. Siz gönlünüzdeki umut fenerini söndürmezseniz, belki bugün değil ama yarın mutlaka yolunuz aydınlanacaktır.
İçinde bulunduğun toplumun âdet ve geleneklerine saygılı ol.
Ahirette seni rüsvay edecek çirkin âdet ve geleneklerden sakın.
Benzi sarı, zayıf kimseleri hor görme. Çünkü insan iki küçük et parçasıyla ölçülür: Kalbi ve dili. Öyleyse insanların bu iki değerinden faydalanmaya çalış; gerisi et, kan ve kemiktir.
"Pes etmemek, vazgeçmemek, elinde kalanlarla tekrar hayata başlayabilmek... Başarıyı yakalayanlar, tekrar bina oluşturanlardır."
"insan bir şeyi elde etmek için çabalar, onu elde edince de bir kenara atar."
Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metrekarelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Sabah kalktığımızda "Bugün dünün üzerine artı ne koyabilirim? İnsanlığımda, karakterimde ve kişiliğimde dün olmayan ama bugün üzerine koyabileceğim hangi güzellik var?" Bunun çabası ve gayreti içerisinde olabilmek lazım. Bunu başardığımız zaman bizim önümüzde kimse duramaz. Her gün bir adım daha ileri...
Hayatın zor olduğunu söylüyorsanız, o zaman siz de dünyadaki büyük çoğunluk gibi hayatın negatif, olumsuz taraflarını görenlerdenseniz. Çünkü hayat bir bakış açısıdır. Bir bakış açısıyla bakarsınız, hayatın güzelliklerini görürsünüz. Bir başka bakış açısıyla bakarsınız, hayattaki bütün olumsuzlukları görürsünüz. Pencereden bakarsınız, yerdeki çamurları görürsünüz. Pencereden bakarsınız, gökteki güzellikleri görürsünüz.
Bazen seminerlerde beyaz bir sayfaya siyah küçük bir nokta koyarak:
"Ne görüyorsunuz?" diye soruyorum.
"Ne göreceğiz, küçük siyah bir nokta." diye yanıt geliyor.
"Aşk olsun ya, koskoca beyaz sayfa dururken, göre göre küçücük siyah bir noktayı mı gördünüz?"
Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip! Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim. Durup yürüyenlerin geçişini seyretmeyi değil...
Ben onlara güneşi gösterdim, aptallar parmağıma baktılar. Yüreğin bir volkansa eğer, avuçlarında çiçekler açmasını nasıl umabilirsin ki.
Suskunluğu gevezeden, hoşgörüyü hoşgörüsüzden ve kibarlığı kaba olandan öğrendim.
Bazen Anadolu’nun içerisinde çiçek bahçelerinde yürürsünüz, ezersiniz papatyaları, çiçekleri. Sizce bir anlam ifade etmez. Ama çok sevdiğiniz biri bir buket çiçeği size takdim ettiğinde dünyalar sizin olur. Oysa yarım saat önce siz o çiçekleri ezip geçmiştiniz. Yarım saat önce o basarak geçtiğiniz çiçekler sizin için bir anlam ifade etmezken, şimdi neden o kadar sevindiniz? Çünkü o size uzatılan çiçek buketinin içerisinde niyet vardır. Hiçbir niyeti olmayan çiçek hiçbir anlam taşımaz.
Bakarsınız ki neredeyse ayna kırılacak ama aynadaki vatandaşın yanağındaki kirden zerre kadar bir şey gitmiyor. Bir ara sıkılıp da elinizi kendi yanağınıza sürdüğünüz an, bir bezle yanağınızı sildiğinizde o saatlerce ne yapıp edip karşıdaki vatandaşın yüzünde kaldıramadığınız lekenin kendi yüzünüzde birkaç saniyenin içinde gittiğini görürsünüz. Ve o ara bir mucize gerçekleşir. Biraz önce saatlerce uğraştığınız, bir türlü temizleyemediğiniz o aynadaki vatandaşın yüzündeki leke de temizlenmiştir.
Kendinizi düzeltirseniz, dünya düzeliyor. Anne baba kendini düzeltirse çocuk değişiyor.
Annenize de babanıza da sorsanız, kitaplara, aynaya da sorsanız, çığlıklar da atsanız onlar sizin kim olduğunuzu söylemeyeceklerdir. Sizin kim olduğunuz içinizde saklı. Ancak kendi iç dünyanıza kim olduğunuzu sormaya başladığınız zaman kim olduğunuz ortaya çıkmaya başlayacak.
Başkalarına öğüt vermeden, başkalarının davranışlarını düzeltmeye kalkmadan, huyunu suyunu beğenmemeyi bir kenara bırakarak önce kendimize öğüt vermemiz gerektiği, kendi nefsimizi, davranışlarımızı ve kendi hayatımızı değiştirmemiz gerektiğini söylüyor.
Genç hareketlidir, genç haksızlığa boyun eğmez. Bir yerde bir haksızlık varsa herkes yüzünü ya da başını çevirip giderken gencin kanına dokunur. O haksızlığa müdahale etmek ister. Dayak yiyeceğini bilse, öldürüleceğini bilse bile o delikanlı o haksızlığa müdahil olur.
Sen,
"Âlemlere rahmet olarak gönderilen" ve dehşetli mahşer günü herkesin "Nefsi! Nefsi!" diye çırpınacağı bir zamanda, secdelere kapanıp; "Ümmetimi isterim Ya Rab! Ümmetim bağışlanmadıkça kalkmam." diye feryat eden Habib-i Kibriya'nın ümmetisin!
Sen,
Resulullah'ın ashabına; "Orduya yardım ediniz." dediği zaman, bütün servetini alıp getiren ve Peygamberin "Çocuklarına ne bıraktın?" sorusuna; "Allah'ı ve Resulünü bıraktım Ya Resulullah!" cevabını veren Hz. Ebubekir'in yolundasın!
Sen,
Devlet reisi olduğu hâlde, içi su dolu bir tulumu sırtına yüklenerek halk içinde dolaşan ve oğlunun; "Babacığım, niçin böyle yapıyorsun?" sorusuna; "Oğlum! Nefsimi biraz beğenir gibi oldum. Onu zelil etmek, gururumu kırmak istiyorum." diyen Koca Ömer'in izindesin!
Sen,
Cebinde bulunan dört dirhem servetin bir dirhemini gizlice, bir dirhemini açıkça, bir dirhemini gece ve kalan bir dirhemini de gündüz, kimsesizlere sadaka olarak veren ve Allah Resulü’nün; “Neden böyle yaptın?” sualine “Belki Allah bunların birini olsun kabul eder.” düşüncesiyle diyen Hz. Ali’yi takip edensin!
Sen;
İşte busun...
Eğer biz çocuklarımızın gönüllerine hitap edersek, onlar da başka gönüllerin kilitlerini açmasını öğrenirler. Biz çocuğumuza, yavrumuza sevgiyle, muhabbetle yaklaşırsak, yavrumuz kardeşine, arkadaşına yarın evlendiğinde eşine ve çocuklarına sevgi ve şefkatle yaklaşacak.
Ailede eşine, çocuğuna şiddet uygulayanlara baktığımızda, kendi anne ve babasının da kendisine şiddet uyguladığını görürüz. Anne babasından sevgi, merhamet ve şefkat gören bir insanın eşine ve çocuğuna şiddet uygulaması mümkün değildir.
Bir insan sadece iki şey vasıtasıyla bir şeyler öğrenir: Biri okumak, diğeri akıllı insanlarla birlikte olmak." Evet, güzel bir sözdür. Tabii bu yabancı bir yazar olduğu için akıllı insan diyor. Biz ahlaklı vicdanlı insan diyelim. İnsanı kâmil diyelim. İyi bir Müslüman ile birlikte olmak diyelim. İyi bir insanla birlikte olmak diyelim. Çünkü adam akıllıdır ama haindir. Akıllıdır ama üçkâğıtçıdır sahtekârdır, zalimdir. Akıllı bir işadamıdır, akıllı bir işadamından öğrenilecek çok şey vardır ama vergi kaçırıyordur, ülkesini soyup soğana çeviriyordur. Yani bu bir anlam ifade etmez. Akıllı bir bilim adamıdır. Ama ülkesinin aleyhine çalışan bir bilim adamıdır. Bu bir anlam ifade etmez.
'Başkalarını sevmeden önce kendinizi sevmelisiniz. Bizi mutlu etmek başkalarının işi değil; bizim işimiz. Kendi kendinizin en iyi arkadaşı olun.'
Bir anne çocuğunu sever ve dünyayı değiştirir. Bir insan bir insanı sever ve dünyayı değiştirir.
"Başınıza gelen bütün sıkıntı ve belalarda, musibetlerin içerisinde bile Allah'ın size çok güzel bir armağan sakladığını fark edebilin."
"Allah’ım sen acı bu sâf millete!
Akşam yatar, sabah kalkar, başıboş..." < NFK>
"Güzel sözler petekten damla damla sızan bala benzer, insanın ruhuna tat verir."
Hz. Süleyman (as.)
"Evini kumdan inşa eden bir adam onun rüzgâr ve dalgalar yüzünden yıkılışını izler"
Değerli olan hiçbir şeyin mücadelesiz kazanılmayacağını unutmayın.
"Kaplumbağaya dikkat et! Ancak kafasını çıkarıp risk aldığında ilerleyebilir."
"Başkalarına karşı beslediğimiz güvenin en büyük kısmını doğuran, kendimize olan güvenimizdir."
Her nefis eninde sonunda ölümü tadacak. 150 yaşına kadar ömrü uzatsan ne olur hayırlı bir ömür yaşamadıktan sonra, Allah'ın rızasını kazanacak adımları atmayıp gayretleri, çabaları sarf etmedikten sonra neye yarar? İnsanlara faydalı olmadıktan sonra, hani tabiri caizse gök kubbede hoş bir sada bırakamadıktan sonra, insanlara faydalı olmadıktan sonra neye yarar? Arkandan hayırlı evlatlar, hayırlı bir nesil, hayırlı bir hizmetler, amel defterinin kapanmamasına yarayacak hayırlı bir şekilde sevapların yazılmasını sağlayacak eserler bırakamadıktan sonra, arkandan hayır dua edecek insanlar bırakamadıktan sonra "Allah razı olsun iyi bir insandı iyi bir komşuydu. İyi bir babaydı iyi bir eşti. İyi bir iş arkadaşı idi. Etrafına iyilik yapardı." dedirtemedikten sonra ne anlamı var? Eğer yaşımızı uzatıp Allah korusun daha fazla şirke, daha fazla günaha bulaşacaksak,daha fazla zevk sefa yaşayacaksak zaten bir anlam ifade etmiyor.
İmam-ı Azam Hazretleri’ne sohbet anında biri gelir. Kulağına bir şey söyler. “Elhamdülillah.” der. Sonra gelir bir daha söyler. Yine “Elhamdülillah.” der. Daha sonra sorarlar:
“Size ne söyledi ki her ikisinde de ‘Elhamdülillah.’ buyurdunuz?” İmam-ı Azam yanıtlar:
“Bana gemilerin battığını söyledi. Veren Allah. ‘Elhamdülillah.’ dedim. Sonra bir tek benim gemimin kurtulduğunu söyledi. Şöyle bir kalbimi yokladım. Acaba bir sevinme, bir kibir var mı? Baktım ki dünya malına karşı yok. Hamd ettim, ‘Elhamdülillah.’ dedim...”
Bir gün gerçek hayat olan ahiret hayatı başladığında, ortalık aydınlanmaya başladığında, yolculuk bittikten sonra o yolculuğumuz süresince geçtiğimiz yerlerde bizden almamızı, görmemizi, toplamamızı istediklerini toplayanlar, toplamayanlar, az ya da çok toplayanlar, yanında hangi sevabın, ibadetin, gerekenin olduğu ortaya çıktığında ah keşke ile başlayan cümleler kuracağız.
Neden çoğu insan hayattan zevk almıyor? Çünkü hayatlarının içinde yalan, şüphe, nefret, haset ve kibir var. Eğer hayatımızda bunlar varsa nasıl mutlu olacağız? İnsanlardan nefret etme özelliği olan bir insanın hayatta mutlu olma şansı yok. Çünkü nefret kelimesinin içi zaten karanlık, karamsarlık ve kin...
B a ş k a l a r ı n ı n
düşüncesi sizin öyle
olmanızı sağlamaz.
Başkalarının sizin
beceriksiz olduğunuzu
düşünmesi, sizi
beceriksiz biri yapmaz.
Ama ne zaman ki siz,
beceriksiz olduğunuza
inanıp benimserseniz;işte o an beceriksiz olursunuz.
Yaratan, bizi yaratıp başıboş bırakmamış. Bize vekillerini, peygamberlerini, göndermiş. Ama bir gün onları da yanına alacağı için, olur da insanlar onların sözlerini unutur diye; ebediyete kadar, kıyamete kadar var olacak ve bir harfi bile değiştirilmeyecek olan kitabı göndermiş.
"Koca bir 40 yıl, 50 yıl hayatımız boyunca acı ve ıstırap mı çekelim hocam." Hayır, zorluk olacak ama o zorluk aslında keyif olmalıdır, çünkü zorluğun nereden geldiğini biliyoruz. Karşına bir engel çıkacak ama sana eziyet olmayacak,keyif verecek, çünkü eziyetin kimden geldiğini bileceksin. Allah seni ebedi hayatta daha yüksek makam ve mevkiye getirmek için, seni daha büyük nimetlerle buluşturmak için senin bu yolculuğunda başka engeller çıkartıyor, daha büyük engeller çıkartıyor. Bunu bildiğiniz zaman ağlayıp üzülmüyorsunuz. Mutlu oluyorsunuz iç dünyanızda. Kahrın da hoş lütfun da hoştur dersiniz. Lütufta bulunursa tabii ki hoş ama kahırda bulunursa o da hoş. Güzellikler de hoş çirkinlikler de hoş. Nereden geliyor bu çirkinlik sandıkların, karşına çirkin sandığın bir olay çıktığında zorlanıyorsun. Bu zorluğu çıkartan kim, Allah'tır. "Ahirette bana daha çok lütuflarda bulunmak istiyorsun ki karşıma bu sorunları çıkartıyorsun, bu problemleri çıkartıyorsun. Beni bunlarla imtihan ediyorsun. Senin rızanı kazanayım diye bana bunları veriyorsun. Bu musibetleri, sıkıntıları, dertleri, kederleri, acıları, ıstırapları bana verme nedeni bu." Bunu böyle düşündüğü zaman mutlu oluyor, huzurlu oluyor, hem dünyada hem ahirette."
Dostum; güneşe bak, toprağa bak, suya bak buluta bak; fakat arkana bakma. Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de. Unutma, yolcu değişir, yol değişir ama menzil değişmez. Yolcuya bakıp, yolu tanıma. Yola bak, yolcuyu tanı. Yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil; asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın ve seyyal...
Ben ayaklarımı çok seviyorum, beni davet ettiğiniz yol dikenli bir yol. Ben de kâmil bir insan olmak istiyorum, olgun bir insan olmak istiyorum, sevilen sayılan bir insan olmak istiyorum, Allah’ın sevdiği bir insan olmak istiyorum ama sizin o beni davet ettiğiniz yol dikenli. Daha farklı bir yolu var mı?” Daha farklı bir yol var onun için eskiler der ki “cehennemin yolu güzel güllerle donatılmıştır” kimse kusura bakmasın.
Cennetin yolu dikenlidir. Acı çekmeden, ıstırap çekmeden, ağlamadan, sızlanmadan, mücadele etmeden cennete gitmek kolay mı? Bir meyvenin olgunlaşması kolay mı? “Yeryüzünün en geç olgunlaşan meyvesi insandır” deniyor.
Kıymetli dostlar hedefiniz hayalleriniz büyükse Allah sizi imtihan eder “acaba gerçekten samimi mi, gerçekten bu hedefe, bu ideale kavuşmak istiyor mu? Gerçekten çok mu istiyor? İstiyor da ne kadar istiyor?” Sizi imtihan eder. Engel çıkartır. Şirket sahibi iki dostum “biz karar aldık ağabeyimle bundan sonra vakit namazını camide cemaatle kılacağız. Karar aldık, öğle ezanı saati geliyor işler öyle bir yoğunlaştı ki, işler bir yığıldı ki gitmemem lazım, iş çok önemli, birbirimize bakıyoruz ama karar aldık gitmemiz lazım. İşleri bırakıyoruz gidiyoruz.
Öyle bir idealiniz, öyle bir hayaliniz var ki ulaşamayacağınızı zannettiğiniz anda öleceğinizi zannediyorsunuz; boğazınızda bir şeyler düğümleniyor. Hani Fatih çadırındayken askerlerin gelip: "Sultanım, fetih olmayacak." dediklerinde; bir an umutsuz mesajlar verildiğinde, Fatih'in çıldırması, çadırından çıkıp atıyla boğazın sularına girmesi gibi. Ulaşamayacağını hissettiği an öleceğini zannetmek...
Böyle bir hayaliniz var mı? Böyle bir idealiniz ya da böyle bir aşkınız var mı? Eğer dünya çapında hayırlı, böyle büyük bir hayaliniz varsa hiçbir engel sizin karşınızda duramaz ve sizi tembelliğe itmez.
Aileye karşı gelmesi gerekiyorsa aileye karşı geliyor, örf ve âdetlerimize, gelenek ve göreneklerimize, toplumun temel ahlakî değerlerine isyan etmesi gerekiyorsa isyan ediyor, enişte baldızına âşık oluyor, yabancı bir insanla Anadolu'nun saf bir kızı, ailesini dışlayarak evlenebiliyor; delikanlı kızı kaçırması gerekiyorsa kaçırıyor, öldürmesi gerekiyorsa öldürüyor, sonunda ne istiyorsa onu yapıyor. Ne hikmetse filmlerdeki başroller, kahramanlar asla başarısızlığa uğramıyorlar.
Davanız büyük olsun. Ufak tefek şeylerin peşinden koşmayın. Zirveye odaklanın, zirveyi isteyin. Ve zirveye giderken ayağınıza takılan küçük taşlara, küçük dikenlere, küçük çitlere takılıp saatlerce feryat figan etmeyi bırakın, yolda yürümeye, hedeflerimize ulaşmaya, hayallerimize ulaşmaya, zirveye tırmanmaya devam edin. Öncelikle edebi, ahlakı önemseyin. Namazınızı önemseyin. Kişiliğinizi, karakterinizi önemseyin. İyi bir insan olmayı önemseyin.
Bundan sonrası için dikkatli ve tedbirli olun. Kayıpların hesabı kazanmak içindir. Geçen zaman geri gelmez. Basit bir eşyayı kaybetmek bile canımızı sıkarken gürül gürül akıp geçen zaman karşısında insan nasıl ürpermez?
'Sen de ünlü olabilirsin.' mesajını vererek çeşitli yarışmalar, aktiviteler ve programlarla şöhret olmanın kapısını açıyor ve şöhrete kavuşma saplantısını gençlerde besliyorlar. O hâle geldi ki, gençlerimiz şöhrete kavuşmak için yeri geliyor böcek bile yemeye razı oluyorlar. Şöhrete kavuşmak için şaklabanlık yaparak bütün ahlakî değerlerini yerle bir ediyorlar. Bugün şöhret olmak çok kolaydır. Bir cümle söylersiniz, şöhret olursunuz.
Başkalarının beğenmesinin ne önemi var ki, Allah seni beğenmiyorsa...
Ünlü olmak, şöhret olmak adına kişiliğiniz, karakteriniz, inancınız ve değerlerinizden taviz vermeyin, yerlerde sürünmeyin.
"Huzur hiçbir gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükûn bulabilmesidir..."
"Düşmanınızı sevin ve size eziyet çektirenler için de dua edin. Çünkü güneş, iyiye de kötüye de doğar. Yağmur; haklının üzerine de yağar, haksızın üzerine de..."
Birilerinin size biçtiği gömleği giymek zorunda değilsiniz. Birilerinin belirlediği sınırlarda durmak zorunda değilsiniz sevgili gençler. Sınırları aşabilirsiniz. En büyük sınır zihninizdeki sınırdır.
"Hayatta zorluk, sıkıntı, problem, mücadele hepsi olacaktır. Bu sıkıntılar içerisinde de Rabbin adını anabilmektir önemli olan."
İslam büyüklerinin derdi şöhret sahibi olmak değildi. Onlar, doğru işleri yapmanın peşinde koşuyorlardı. Zaten doğru işleri yaptıklarında da bütün dünya onları konuşuyordu.
"Ben sevgiyim! Yanık kalmak için artık gücüm kalmadı. İnsanlar beni bir kenara bıraktı ve önemimi anlamadı. Kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular."
Karanlık bir yolda giderken rehberimiz bize neleri toplamamız gerektiğini söylediği halde biz küfemizi dünyalıklarla doldurmuşuz.
"İyilik hiçbir zaman boşa gitmeyen tek yatırımdır."
Kısa süreli bir haz sonrasında ebedi bir sıkıntı varken, kısa süreli bir sıkıntı, eziyet, emek alın teri sonrasında Allah'ın izniyle hem dünyada hem ahrette ebedi huzur ebedi mutluluk vardır. O yolculuk anındaki hazzı için ebedi olan ahiret hayatının güzelliklerini değişmeyin. Şu anki sıkıntıları, meşakkatleri, engelleri, hüsranları, zorlukları, nefse ağır gelen işleri başımız gözümüz üstüne edip mücadele edelim. Ebedi mutluluğu, ebedi saadeti, ebedi huzuru, cenneti hak edelim.
İçinizdeki nefis ve şeytan sizin çalışmanızdan rahatsız olacaktır. Çünkü çalıştığınız zaman nefsinize ve şeytana eziyet ediyor olursunuz. Çünkü en büyük eziyeti nefsinize yapıyorsunuz.
Unutmayın sizin en büyük düşmanınız arkadaşlarınız, dersleriniz, öğretmenleriniz değil, nefsiniz yani sizin içinizdeki sizsiniz. En büyük engel kendinizsiniz. Bu engelleri yıkmak da kendi elinizde. Karar verin: nefse uyup yoldan çıkmak mı yoksa nefse dur deyip o an nefse ağır gelen işi yapmak mı?
Dünyalık şeyleri bir amaç değil bir araç olarak görebiliyor musunuz? Araba sizi bir yerden bir yere taşımak içindir. Sağlam olsun yeter. "Şu marka olsun, şu şöyleymiş, özelliği şöyleymiş, bu arabadan almam lazım, elimdeki araba bu ama en büyük hayalim şu arabaya sahip olmak. Onun için şöyle yapacağım böyle yapacağım." Kölesi olmuşsun sen arabanın. Sen arabanın hastasısın, sen arabanın kölesi olmuşsun. Olacaksak Allah'ın kölesi olalım. İslam'ın kölesi olalım. İnancımızın kölesi olalım. O'nun hastası olalım. O'nun bağımlısı olalım.
Nefsinin kölesi olursan, nefis sana hâkim olursa başarılı olamazsın, nefis insanın hayrını istemez ki. Nefis bebek gibi hep ister. Neyi ister, senin zararını ister, ahretini yok edecek olan şeyleri ister. Nefsin hoşuna giden şeyler sağlıklı şeyler değildir, doğru şeyler değildir. Seni başarıya götürecek olan şeyler değildir. Nefis rahatına düşkündür, nefis ezilmek, zorlanmak istemez. Horlanmak istemez. Ama nefsine hâkim olacaksın.
Nefsine uyan yolda kalır. Nefsine uyan perişan olur, üzülür. Allah muhafaza hem dünyamızı hem ahretimizi götürür.
Geleceğe maalesef umutla bakamıyorlar; gelecekten ümitlerini kesmiş, bugünden bile ümidini kaybetmiş durumdalar. Kendilerini ucuz, başı ve sonu görünmeyen karanlık bir tünelin içerisinde yolculuk yapan insanlar olarak görüyor ve bu karanlığın hiçbir zaman bitmeyeceğini düşünüyorlar. Bu duygular, bu düşünceler de onların hayattan lezzet almalarına ve gerçek yaratılış gayelerini keşfetmelerine maalesef engel oluyor.
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak." derken, hepimiz bir şekilde öleceğiz ama ölüm şeklinin en kötüsü herhâlde geleceği karanlık görerek azmi bırakmak, gelecekle ilgili umudu kesmek, heyecanı kaybetmek, yapacak bir şey olmadığını düşünmek ve o içimizdeki muhteşem coşkuyu kaybetmekte olduğunu kastediyor.
Akvaryumda bir tarafta normal balıklar var bir tarafta etçil bir balık var. Balıkları yemeye geliyor ortadaki cama tak diye vuruyor. Bunu birkaç kez tekrarladıktan sonra o camı aradan kaldırıyorlar ama bu etçil balık camın olduğu yere kadar gelip geri dönüyor ve açlıktan ölüyor, aslında cesaret etse, bir adım daha atsa karnını doyuracak. Ama öğrendiği çaresizlik yüzünden bunu yapamıyor. "Ben o sınırın ötesine geçemem. Benim kapasitem bu kadar. Benim gücüm bu kadar."
Nefsimiz ve şeytanla... Ne yazık ki mücadele etmekten korkup kaçıyor ve hep kolayı tercih ediyoruz. Nefsimiz televizyon izlemek, gezip tozup, eğlenmek istiyor. Nefsinizle mücadele edin. Çünkü geleceğiniz değerli ve önemli...
Cennet bu kadar kolay mı? Peygamber Efendimizin ashabı kıymetlidir. Ama Bedir ashabı çok farklıdır, çok daha kıymetlidir. Çünkü Müslümanlar en büyük mücadeleyi orada vermişlerdir. Hicret etmiş; mallarını, mülklerini, evlerini, çocuklarını, sevdiklerini terk etmişlerdir. Ne uğruna Bedir'de kendilerinden kat kat fazla düşmanın karşısına ölümü göze alarak çıkmışlardı? Rabbin rızasını kazanmak uğruna.
İş, Allah’ın bize bahşettiği zamanın her saniyesinin kıymetini bilebilmektedir. Allah’ın bize verdiği her saniyeyi O’nun rızasını kazanarak geçirmeye, bize bahşedilen her imkânı O’nun rızasına uygun işler yapma noktasında kullanabilmektedir. Bunu yapamadığımız zaman diğer yaptığımız hiçbir iş bir anlam ifade etmez.
Eleştiriyi sevmiyoruz, yapmasını da bilmiyoruz. Eleştirelim derken aslında karşımızdaki insanın bütün kişiliğine ve karakterine saldırıyoruz.
"Düşmanınızı sevin ve size eziyet çektirenler için de dua edin. Çünkü güneş, iyiye de kötüye de doğar. Yağmur; haklının üzerine de yağar, haksızın üzerine de."
Sadece sizi sevenleri severseniz ne kazancınız olur? Yalnız kardeşlerinizi selamlarsanız başkalarından ne farkınız kalır? Öyleyse sizi üzen insanlara hayırlı dualar edeceğinize dair bir karar alın.
Bunu yaptığınız takdirde siz birçok insandan farklı ve özel olursunuz.
Uçakta yaklaşık 110 kişi falan vardı. Emin olun 90 tanesinin elinde kitap vardı. Yalnız 20 kişinin elinde yoktu. Onlar ise Türk'tü...
Allah, Peygamber Efendimize gönderdiği ilk vahiyde 'Oku!' emrini vermiş. Buna rağmen okumuyoruz.
Çocuk anne-babanın elinde kitap görmek yerine kumanda görürse, kitaba ilgisinin olmaması ebeveynleri şaşırtmamalıdır.
Öğrendim ki, başaracağına inanmak; kesin başarıyı getirmeyebilir.
Ama başaramayacağına inanmak; kesin başarısızlık getirir.
Neden başkalarıyla kendinizi kıyaslıyorsunuz? Siz her gün kendinizi geçmeye bakın.Kendinizi geçemezseniz başarılı olamazsınız. En büyük rakibiniz olarak kendinizi görün.
Ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımız önemlidir.
Denizde giden gemide bir deliğin açılması gibidir. Denizin ortasında gemide giderken bir delik açıyorsunuz. Unutmayın, o delikten su girecek ve bir gün boğulacaksınız.
Siz hangi mahallede oturuyorsunuz? ‘Evet ama’ mı, ‘Yapacağım’ mı, ‘Keşke’ mi, ‘İyi ki yaptım’ mı? Eğer ilk üç mahallede oturuyorsanız taşınma vakti gelmedi mi?
Bir sürü mazeret uydurarak şu an yapılması gereken işlerimizi yarına erteleriz. Yarına erteleme nedenimiz, yarının daha müsait olacağını farz ettiğimizdendir.
Zaman üzerine en açık tefekkür kapısı, geride bıraktıklarımızın hatırlanmasıdır.
"Dünyada bir şey değişmez, değişen yalnız bizleriz."
"Hayat sizi affetmez, canınızı acıtır, ağlatır."
Bizim ninelerimizin bedduaları bile çok güzeldi. Beddua ederken, "Hay ocağı yıkılmayasıca! Hay evine buğday yağasıca!" derlerdi. Günümüzde anneler çocuklarına kızdıklarında, "İki gözün önüne aksın! Geberesice! Beter ol!" gibi..."beddualar ediyorlar. Anne babanın çocuğuna duası; peygamberlerin ümmetine duasıdır. "Allah sana senden beter evlat versin!" diyen ebeveynin sonradan torunu oluyor. Söylediği bu beddua, kendisine de çektiriyor.
"Evladım, lambayı yak." yerine, "Evladım şu lambayı uyandırır mısın?" derlerdi. Yakmak, yıkmak, dökmek negatif kelimelerdir. Mesela büyüklerimiz sonunda '-ıntı'yla biten kelimeleri kullanmazlardı. Çünkü '-ıntı'lar problemdir. Yaşantı, sıkıntı, döküntü... Pozitif, motive edici, dua hükmünde kelimeler kullanırlardı.
Umudunuzu kaybettiğiniz an da hayatla olan bağınızı koparırsınız. Asla olumsuzluklara, negatifliklere odaklanmayın. Eğer siz hayatınızı olumsuzluklar üzerine kurarsanız, sabahtan akşama kadar binlerce olumsuzluk görürsünüz: Yolda yürürken size çarpan insan, olumsuzluktur. Dolmuşa, taksiye, vapura bindiğinizde karşılaştığınız her şey sizin canınızın sıkılmasına sebep olacak kadar olumsuzdur. İçindeki güzelliği görmeye bakın.
İyi bir geleceğimiz olsun istiyoruz. Kimimiz devletten bekliyor, kimimiz Allah'a dua ediyor, kimimiz annesini, babasını, çocuğunu sorumlu sayıyor.
Özgür olmak istiyor, izin bekliyoruz. Hakkımızı istiyor, lütuf bekliyoruz. Demokrasi istiyor, devlete bakıyoruz. İnsan hakları diyor, kendimizden başkasına bakmıyoruz. Eğitim diyoruz ucundaki paraya bakıyoruz. Meslek diyoruz, toplumdaki itibarını görüyoruz. İstediğimizi yapmıyor, istemediğimizi yapıyoruz. Umutsuzuz gerçekten umutsuz... Çünkü umudu hak etmiyoruz. Hak etmediğimiz hiçbir şey de aslında bizim olmuyor.
Hayat; bir sahne, bir nefesle başlayıp bir nefesle sona eren bir ömürdür.
Çocuk doldurulacak bir kap değil, ısıtılacak bir ocaktır.
Bazı insanlar kitapları basitçe "yutarlar." Onlar bunu yaparken "sindirmek", okunanı işlemek, hazmetmek ve anlamak için gerekli olan zorunlu düşünce fasılalarına riayet etmezler.
Rabbin rızasını kazanma peşinde koşmamız lazım. O'nun rızasını kazanmamız için yola düşmemiz lazım. Bu yol ister dikenli olsun ister taşlı olsun. İster uçurumlu olsun. İster sıkıntılı olsun. İsterse gül bahçesi olsun. Beni ilgilendirmiyor. Benim derdim bir an önce sevdiğime kavuşmak. Benim derdim bir an önce insan olmak. Bu olduktan sonra hiçbir engel sizi durduramaz kıymetli kardeşlerim. Hiçbir engel sizi durduramaz ama biz heveslerimizin peşinden koştuğun zaman bin pişman olursun. Perişan olursun.
Evet, belki hakiki rehber seni biraz sıkıntılı yollardan götürecek, dikenli yollardan götürecek. 'Hocam güzel ama Kur’an’ı rehber ettiğimizde, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i rehber ettiğimizde hayatta zorluklar var. Sıkıntılar var. Engeller var. Barikatlar var. Dikenler var. Ayağımıza batıyor.' Doğru ama sonra da huzur var mutluluk var. Cennet var. Rabbin rızasını kazanmak var. İyi insan olmak var. Ebediyen bir mutluluğa huzura kavuşmak var. Tamam, şu an senin rehber edindiğin, seni peşinden sürüklemeye çalışan, sana şu an güllük gülistanlık bağları bahçeleri gösteren, dikensiz yollarda seni şu an götürenler nefsine hoş gelebilir. Bil ki bunlar seni uçurumun kenarına götürüyor. Orada sana tekmeyi vuracak. Seni ebediyen cehenneme, ebediyen mutsuzluğa, ıstıraba, ebediyen acıya götürecek.
Bir zamanlar "ne kadar çok para kazanırsam o kadar çok mutlu olurum" diyordun. Çok para kazandın neden mutlu değilsin, olamıyorsun. Çünkü para ile mutluluk paralel bir yapı değil. Beraber yürümüyor, birlikte gitmiyor. "Çok para kazanırsam çok mutlu olurum." Hayır, öyle bir şey yok. Çok para kazanmana rağmen mutsuz olabiliyorsun.
Kitap boş zamanlarda okunacak kadar basit bir iş mi? Kitap okumak dünyanın en önemli hadiselerinden biridir. Kitap okumak için boş vakit beklemeyin. Zaman ayırın; yirmi dakika, yarım saat, bir saat... Gün içinde ayarlama yapın kendinize göre. Ve hiçbir şey sizin kitap okuma programınızı bozmasın. Bozmasına da müsaade etmeyin.
Problemlerinizi konuşarak çözün. Küskünlük sizi güçten düşürür, enerjinizi azaltır. Hayattan haz alamamanıza sebep olur, perişan eder, yakar ve yıkar. Bütün dikkatinizi ona toplamanıza sebep olur. Beyninizin içini negatifliklerle doldurarak hayat kalitenizin düşmesine sebep olur.
"Bazı kitaplar tat almak, bazı kitaplar çiğnemek, bazı kitaplar da yutmak içindir." Her kitap bizde aynı etkiyi bırakmaz. Bazılarını alıp elimize defalarca okumamız gerekir. Yemek de öyle değil mi? Zevk alarak iştahla yediğimiz yemek vardır ama bazı yemekler de vardır ki; sadece vitamini, faydası için yeriz.
Hayat, istediğiniz gibi gitmiyor olabilir. Ama siz umudunuzu, yüreğinizdeki inancı kaybetmezseniz, kaybetmek üzere olan, sönen birçok değerin tekrar yandığını göreceksiniz. Allah, kümesin kapısını kapatırsa sarayın kapısını açar, hiç merak etmeyin.
Bakıyorsunuz gençlerimizde dövmeler var. Eskiden bir denizciler bir de serseri takımı dediğimiz kişiler dövme yaptırırdı. Şimdi sanatçısından futbolcusuna, üniversite mezunundan akademisyenine, aklı başında diyebileceğiniz herkes dövme yaptırıyor ya da burnuna ve her yerine piercing denilen demir halkalar takıyorlar.
Derdimiz üzüm yemektir, bağcıyı dövmek gibi bir derdimiz yok. Size faydalı olmak istiyoruz sevgili genç kardeşlerim. Sizin geleceğinizle oynuyorlar. Hayalinizi çalmaya çalışıyorlar. Buna müsaade etmeyin. Uyanık olun. Uyanık Müslüman bir ısırıldığı yerden tekrar ısırılmaz.
Sebat et ey genç dostum. Sebat et! Damlaya damlaya göl olur ve aynı noktaya düşen damlacıklar zamanla mermeri bile delerler." demesi gibi, sabırla tane tane düşen damlalar, gün olur mermeri bile deler. Örneğin, tarihi camilerde şadırvana, abdest alma yerlerine bakarsanız mermerlerin oyulmuş olduğunu görürsünüz. Su, normalde mermeri deler mi? İtfaiye su hortumunu ya da en güçlü, en sert hızla fışkırtacak hortumu alın, sistemi kurun, mermere fışkırtın, 10 dakikada delebilecek mi? O su damlasının yıllar yılı aynı noktaya sürekli damlamak suretiyle bir süre sonra mermerlerin bile delinebildiğini fark edersiniz. Su damlaya damlaya mermeri deliyorsa, siz de sabrederseniz bütün sınavları, zorlukları deler geçersiniz.
Churchill; “Biz Türk ordusuyla savaşmadık. Biz Allah’la savaştık.” diyordu. Çünkü orada başka bir güç vardı. Sayıyla, imkânlarla kıyaslanacak bir güç yoktu. Orada iman ve ruh vardı.
Biz o zaferin, o mücadelenin nasıl elde edildiğini çok iyi kavrayamadık ama birileri bizi neden yenemediklerini, o gücü oluşturan unsurları tek tek irdelediler. Düşman karşısında bizi yenilmez, geçilmez yapan, inanılmaz bir boyuta getiren bütün değerleri geçen süreç içerisinde çözdüler ve onları adeta cımbızla bizden tek tek aldılar. Bizi biz yapan değerleri, inançları, ruh hâlini çok iyi çözdüler.
Allah insanı bir köşeye çekilsin, umutsuzluğa, heyecansızlığa düşsün, tembellik etsin diye yaratmadı ki. Allah insanı başıboş bir varlık olarak yaratıp salmadı ki dünyaya. Umutsuzluğa düşmek için bir neden yok. Umutsuz, karamsar, heyecansız insanları kendinizden uzak tutun. Çünkü karamsarlık ve umutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır.
Örneğin bir adam umudunu kaybetmişse, umutsuzluğunu bütün etrafındaki insanlara yayar ve etrafındaki insanları da etkiler. Umudu olan adamı umutsuzluğa düşürür. Karamsar bir tablo çizer. Öyle bir hayat, öyle bir gelecek tablosu çizer ki, heyecanı olan adamın heyecanını kaybeder. Umutsuzluktan kaçtığınız gibi umutsuz adamlardan da kaçacaksınız. Allah’tan ümit kesilmez.
Tercihini sorumsuzluktan yana kullanan kişi sorunlu yaşama hazırlanmalıdır.
Sorumlulukları yerine getirirken, kullandığınız sözcükler ile davranışlarınızı besleyin, olumsuz ifadelerle hem yaptıklarınızı hem de muhatabınızı yıkmayın. Sorumluluklar yapmak içindir; yıkımla bir arada olamaz.
Ama biz üzerimize düşeni yapacağız. Haksızlar, yanlışlar karşısında susmayacağız. Kardeşlerimizde, yakınımızda, annemizde, babamızda, mümin kardeşimizde gördüğümüz bazı şeyleri hatırlatacağız. İlla olumsuz bir şeyi hatırlatmamız gerekmiyor. Nasihatte bulunacağız. Mesela pazartesi, perşembe orucu tutmanın güzelliklerini anlatacağız.
Başkarını nasıl ve hangi hâllerde kurtarabileceğini bilirsin. Sen kendin kör isen, bir başkasının elinden tutup nasıl bir yere götürebilirsin? Gözleri görmeyen birisinin bir başkasının elinden tutup bir yere götürmesi mümkün olmadığı gibi, kendi nefsini ıslah etmemiş birisinin de başkalarını irşat edip Allah'a götürmesi mümkün değildir.
Dostlarının dostlarını da düşün, onlar da senin dostlarındır. Düşmanlarınla dost olan dosttan da çekin. Ayrıca dostuna düşman olan dosttan da sakın. Önüne kim gelirse sebepsiz yere seni şikâyet eden dostlardan uzak ol.
Asla ikiyüzlülük etme ve ikiyüzlü insanlardan uzak ol. Yedi başlı ejderhadan korkma, ama "evet" deyiciden kork. Çünkü onun söz götürüp getirmekten bir anda yırttığını sen bir yılda dikemezsin.
Susarak kaçırdığın bir şeyi telafi etmek, konuşarak gücendirdiğin bir kalbi tamir etmekten daha kolaydır.
Tulumdaki suyu muhafaza etmek, ağzını sıkı bağlamakla olur.
İyilere yaklaş ki, onlardan olasın. Kötülerden uzaklaş ki, şerlerinden kurtulasın.
Çok zaman ehliyetsiz kimseler öğüt verir, kendilerinden öğüt beklenen kimseler de aldatır.
Kendini güçlükler karşısında sabretmeye alıştır. Haksızlık karşısında hakka sabretmek en iyi ahlaktır.
Gerçi akıllı kişiler şeker gibi tatlı bir söz söyleyip “Sana karşı kibirli olana sen de kibirli ol.” dediler.
Lakin yine de onun bir ucu kavga ve kötülüğe çıkar. Onun için sen yine de onu tevazu ile savuştur.
Sabır ile düşmanlar dost; yol kesiciler yol gösterici olur.
Her işin düğümünü çözen sabırdır. Karanlık gece bile sabreder de sabaha erişir.
Sabûr Allah’ın isimlerinden biridir. Sabır sonsuz hikmetlerden bir hikmettir.
Ya Rabbi, nerede o uyumamak için gözüne tuz süren, saçını tavandaki halkaya asan, sırtını dayayacak duvara sivri çivi koyan, çenesi altına çatal destek dayayıp geceler boyu ilimle, ibadetle iştigal eden, çiğnemek zaman alıyor diye katı yiyecek yemeyip sadece çorba içen, yolda yürürken bile okumaya devam eden, tüm geceyi okuduğu bir ayetten elli ahkâm çıkarmak için sabaha kadar tefekkürle geçiren, rahat cennette, uyku kabirde diye durmadan dinlenmeden çalışan, Kudüs düşmandan alınıncaya kadar gülmemeye ahdeden hassas, uyanık, enerjik, aktif, sebatlı, metanetli heybetli, eski has Müslümanlar; nerede şu zamanın aciz, naçiz, bilgisiz, ilgisiz, işsiz, güçsüz, idealsiz, şaşkın, avare, canlı cenaze, nefis esiri, şeytan maskarası zayıf Müslümanlar…
Onlar gibi biz de bu yolda ilerlemek için hangi fedakârlığı yapmamız gerekiyorsa yapacağız, hangi acıları, hangi bedelleri ödememiz gerekiyorsa, gözlerimizi kırpmadan ödeyeceğiz.
Bazı gençler Allah’ın yarattığı kullardan, annelerinden, babalarından saklanarak gizli işler yapabiliyorlar. Anne ve babalarından gizli iş yapabilirler. Yaptıkları bazı hatalar bir ömür boyu gün yüzüne çıkmayabilir. Yeryüzünde yaşayan insanlardan hiç kimse bu yanlışlardan haberdar olmayabilir. Bunların hepsini bilen ve bir gün ortaya çıkaracak olan bir yaratıcı olduğunu unutmamak gerekir. O’nu bildiğimiz zaman hayatımızı biraz daha düzene sokarız. Eğer zerre kadar bir iyilik ya da kötülük bile saklanmayıp ortaya çıkacaksa o zaman yaptığımız iyiliklere ve kötülüklere biraz daha dikkat ederiz. İyilikleri yaparken birilerinin görüp görmemesi çok umurumuzda olmaz ama saklanarak, birilerine görünmeden bir kötülük yapma yoluna da girmeyiz.