Bu kitabı okurken ilk hissettiğim şey, konunun insanın kalbine dokunacak kadar güçlü olduğuydu. Mercan’ın, kardeşi Ela’yı parkta sallanırken kaybetmesiyle başlayan hikâye, yalnızca bir kayboluşu değil; suçluluk duygusunu, yalnızlığı ve hayata tutunma çabasını da anlatıyor. Ailesinin, yaşananlardan Mercan’ı sorumlu tutmasıyla onun iç dünyasında açılan boşluk, kitabın en sarsıcı taraflarından biri bence.
Zamanla bu kayboluşun bir tesadüf olmadığı, Ela’nın bir çete tarafından kaçırıldığı gerçeği ortaya çıkıyor. Bu bilgi, hikâyeyi yalnızca duygusal bir dram olmaktan çıkarıp karanlık bir arayışa dönüştürüyor. Mercan, hem kardeşini bulma umuduyla hem de içindeki suçlulukla yaşamaya çalışırken, hayatında oluşan boşluğu iş yeri müdürü Barış ve hem ev arkadaşı hem de iş arkadaşı olan Elya ile doldurmaya çalışıyor. Güvendiği insanların varlığı, ona bir süreliğine de olsa tutunacak bir dal sunuyor.
Ancak hikâye ilerledikçe bu güvenin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkıyor. Barış ve Elya’nın da çetenin bir parçası olduğunun anlaşılması, Mercan’ı yalnızca hayal kırıklığına uğratmıyor; onu tamamen yalnızlaştırıyor. Bu noktada kitap, insanın en çok güvendiği yerden yara alabileceğini ve yalnızlığın bazen kalabalıklar içinde bile büyüyebildiğini güçlü bir şekilde hissettiriyor.
Buna rağmen, olay örgüsü benim için yer yer kopuk ilerledi. Mercan’ın gördüğü rüyalar üzerinden polise ipuçları vermesi ve polislerin bu rüyalara dayanarak çeteyi ortaya çıkarması, ardından 16 yıl sonra kardeşine ulaşılması, okur olarak beni hikâyeden uzaklaştıran kısımlar oldu. Olaylar sanki birbirine yeterince bağlanamamış gibiydi. Belki de çok fazla dedektif ve polisiye roman okumamdan dolayı, bu çözülme bana biraz basit gelmiş olabilir.
Yine de kitabın hakkını teslim etmeden geçmek istemem. Kahraman Tazeoğlu’nun dili sade, duygusu ise oldukça yoğun. Özellikle aralara serpiştirilen, kişisel gelişim tadındaki hayata dair alıntılar, kitabın en sevdiğim yanlarından biri oldu. Okurken sık sık durup düşündüren, altı çizilesi cümlelerle karşılaşmak mümkün.
“İnsan bazen kaybettiklerini değil, kendini ararken bulur,” hissini veren satırlar, hikâyenin önüne geçmese de ona ayrı bir derinlik katıyor.
Genel olarak Seviyorum Deme İnanırım, konusu itibarıyla çok daha güçlü olabilecekken, olay örgüsündeki dağınıklık nedeniyle bende yarım kalmışlık hissi uyandıran bir kitap oldu. Yine de duygusal anlatımı, insanın iç dünyasına dokunan cümleleri ve hayata dair verdiği küçük ama anlamlı mesajlar için okunmayı hak ettiğini düşünüyorum.
Seviyorum Deme İnanırımKahraman Tazeoğlu