Bu kitabı okurken beni en çok etkileyen şey, Akhilleus ve Patroklos arasındaki ilişkinin biçimi değil, taşıdığı anlam oldu. Aralarındaki bağ hiçbir noktada beni rahatsız etmedi; çünkü ben bu ilişkiyi cinsellikten önce sadakat, yoldaşlık ve ruhsal bir bağlılık olarak okudum.
Patroklos’un Akhilleus’a olan sevgisi sahiplenici değil, koruyucu. Akhilleus’un Patroklos’a olan bağı ise gücünü ve öfkesini dengeleyen tek şey. Savaşın, kahramanlığın ve kaderin ortasında birbirlerine “ev” olmaları kitabın en güçlü tarafıydı benim için.
Madeline Miller, Truva Savaşı’nı bir zafer hikâyesi gibi değil; kaybedilen masumiyetlerin ve bedeli ağır olan kaderlerin hikâyesi olarak anlatıyor. Akhilleus’un öfkesi, Patroklos’un merhametiyle; Patroklos’un kırılganlığı, Akhilleus’un gücüyle tamamlanıyor. Bu tamamlanma hali, ilişkiyi tanımlayan asıl şey.
Kitap bittiğinde aklımda kalan “büyük bir aşk”tan çok, yarım kalan bir yoldaşlık ve geri dönüşü olmayan bir kayıptı. Belki de bu yüzden bu hikâye bu kadar acıtıyor. Çünkü bazı bağlar kavuşarak değil, kaybedilerek ölümsüzleşiyor