Puan vermedi·120 syf.··
2026 19. kitabı
Hişt, Hişt! İnsanın içinde bulunduğu yalnızlığının duygular doğrultusunda anlatan bu hikayede yalnızlığın verdiği bir kızgınlık halini anlatır. Edebiyatın malzemesi insandır. Edebiyat merkezine insanı koyar ve insan dediğimiz varlığı her konuda doğru bir şekilde aktarmaya özen gösterir. Tanzimat’tan sonra yeniliğin öncüsü olan Şair ve Yazarlarımız yeni eserler meydana getirmek, bilgi ve tecrübelerini aktarmak için toplumu kalkındırma görevini üstlenmiş ve Tanzimat’tan günümüz Edebiyatına yenilenerek gelen Edebiyat kozadan yeni çıkan bir kelebek gibi güzelliğiyle soluk bir dünyayı renklendirmiştir. Bazen insanın kızgınlığı, bazen de mutluluğunu anlatır öyküler Hişt, Hişt adlı öykümüzde insanın yalnızlığını ve içine düştüğü durumu Hişt, Hişt! Sesleriyle renklendirmiştir. Böceklerin ve kuşların bu sesi çıkartması anlatıcımızın yalnızlığından kaynaklanan bir meseledir. Edebiyat insanın bilinçaltı ve davranışlarının sanattaki görünümünü gri bulutlar gibi güneşle birlikte yansımasıdır. Öykü türüde bu yansımaların aynasıdır. Öykücülük bir müessese olarak değerlendirdiğimiz de toplumun sesi olarak hayat buluşu ve bu hayatın sınırsız okyanusta yaşamını sürdürmesinin gerekliliği olarak yazarımızın hâla bugün yaşayan yazarlar olarak var oluşları nesilden nesile öğrenilerek gelişen ve devam eden bir müessesedir. Her hayatın kendine göre bir hikayesi vardır bu hayatlar içinde varolan birey yaşama tutunma faslında çaba göstermektedir, çünkü hayatta yaşamak bunu gerektirir azim ve çabanın açamayacağı hiçbir kilit yoktur öyküde insanları bu kapıya götürecek olan anahtardır. Okuduğumuz eserlerden çıkaracağımız sonuçlar okuyuculara kalmıştır, bazen hişt, hişt sesleriyle yalnızlığımızın birlikteliğini paylaşırız kitaplarla ve öykülerle yalnızlığımızı paylaşırız. Bilimsel olarak açıklanan kelimelerin tanımları ve anlamları bütün insanları ele aldığımızda farklı renkler olarak karşımıza çıkar bunun nedeni olarak her insanın içinde bulunduğu yaşama farklılıklarıdır. Edebiyat bir bütündür ve bu bütün değerlerin içinde insana değer ve saygı duyan türleri barındırır, değişmeyen tek gerçek edebiyatın varlığının insanla aynı öze sahip olduğu gerçeğidir. Edebiyatı bir bütün olarak değerlendirdiğimizde Tanzimat’la gelişen ve yeniye ayak uydurmaya çalışan bir ‘ Yeni Edebiyat’ kavramıyla karşı karşıya geliriz. Türk Edebiyatı bir bütünü oluşturarak zenginleşen ve gelişen bir Edebiyatın yansımasını Fransa etkisinde kalarak ve Batı’ dan aldığımızın türlerin gelişerek devam ettiği bir süreklilik şeklinde günümüze kadar süregelmiş bir yeniliğin dallanıp budaklanan bir çınar gibi gökyüzüne yükselen, kökleri sağlam bir yer bularak yerini koruyan bir değerdir. Bu Değerlerin içerisinde yeni bir öykücülüğün yeşermesi ve yazarlarım bu doğrultuda geliştirerek ileriye yönelik kalıcı bir tavırla eserlerini kaleme almışlar ve bu belli bir anlayışla sergilemişlerdir. Ziya Osman Saba’nın hikayeye yeni bakış açısı sunarak Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, adlı eseri insanın değeri ve mekan ilişkisini hikayeleriyle en güzel şekilde okuyucuya sunar. Hikaye deyince hiç şüphesiz akla gelen yazarların arasında ; Ahmet Mithat Efendi, Samipaşazade Sezai, , Nabizade Nazım, Halit Ziya Uşaklıgil, Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf , Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Cahit Yalçın, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Yakup Kadri Karaosmaoğlu, Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Fahri Celal Göktulga, Peyami Safa, Selahattin Enis Atabeyoğlu, Kenan Hulusi, Nahit Sırrı Örik, Sadri Ertem, Necip Fazıl Kısakürek, Ümran Nazif Yiğitler, Bekir Sıtkı Kunt, İlhan Tarus, Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı, Abdülhak Şinasi Hisar, Samim Kocagöz, Peride Celâl, Ziya Osman Saba, Ahmet Hamdi Tanpınar, Samet Ağaoğlu, Oktay Akbal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Haldun Taner, Tarık Buğra, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Mehmet Şeyda, Vüsat O. Bener, Nezihe Meriç, Tarık Dursun K. Zeyyat Selimoğlu, Muzaffer Buyrukçu, Necati Cumalı, Tahsin Yücel, Feyyaz Kayacan, Sezai Karakoç, Yusuf Atılgan, Orhan Duru, Erdal Öz, Adnan Özyalçıner, Ferit Edgü, Onay Kutlar, Afet Ilgaz, Kamuran Şipal, Necati Tosuner, Sevim Burak, Sevgi Sosyal, Bekir Yıldız, Rasim Özdenören, Fikret Ürgüp, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Şevket Bulut, Füruzan Osman Şahin, Tomris Uyar, Sevinç Çokum, Necati Güngör, Durali Yılmaz, Nedim Gürsel, Adalet Ağaoğlu, Tezer Özlü, Pınar Kür, Nazlı Eray, Hulki Aktunç, İnci Aral, Necati Mert ve Mustafa Kutlu gibi isimler Tanzimat’tan bugüne edebiyatımızın zengin bir öykücü anlayışında rol alan yazarlarımızdır. Tanzimat’tan sonra düşünce zenginliğinde hikayeciliğin gelişimi doğrultusunda modern öykünün muazzam bir doğayla birleştirerek kendi öz değerini yansıtacak biçime gelmiştir. Türk toplumunun toplumsal zenginliğini Batıyla iç içe yeni bir anlayış mefkuresi düzlemine oturtulmuş bir denklemi meydana getirmiştir. Türk edebiyatında gelişerek devam eden öykünün yolu realist ve romantik hikayelerinin inşasından oluşur. Halk realizminin bu yoldaki inşasından biri olan Emin Nihat Bey’in Müsameretname’si örnek olarak verilebilir. Ahmet Mithat Efendi’nin Letaif-i Rivâyât adlı hikayesi o dönemde ki oluşan toplumsal yapının realist bir yapının inşası olarak ele alınabilir. Batılı bir anlayış içerisinde öykünün ilk örneğini Samipaşazade Sezai Bey’in Küçük Şeyler’i realist olarak bir hikaye tarzının yansımış şeklidir. Aynı düzlemde ilerlersek Servet-i Fünûn döneminde Hüseyin Cahit Yalçın’ın Hayat-ı Hakikiye Sahneleri realist hikayenin bir parçasıdır. Meşrutiyet döneminde geniş konu okyanusu içerisinde Ömer Seyfettin değerli bir öykü kalemcisidir. Ömer Seyfettin’in kaleme aldığı hikayelerin çoğu ustalıkla nakledilmiş ve günümüze kadar değerini kaybetmeyen yaşayan yazarlar tablosunda adından söz ettirmiştir. Bu dönem içerisinde günümüzde hâla yaşayan sonsuzluğu yakalayan yazarlarımız arasında; Memduh Şevket Esendal, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık gibi yazarların yeri tablomuzda mevcuttur. Cumhuriyet dönemi, geniş bir yelpazenin günümüz şeklinde profesyonelleşmiş halidir. Bu dönemde öykü yazarımız olan Halikarnas Balıkçısı dönemin önemli yazarlarındandır. Uluslararası bir üne kavuşan Halikarnas Balıkçısı Yeni Edebiyatın filizlenen dallarının gökyüzüne ulaşmış şeklidir. Halikarnas Balıkçısı ege’ den denize bırakılmış bir çiçek adlı kitabının önsözünde: “Güney Anadolu’nun o masmavi göğü, Menekşe denizi, ışığı ve toprakları, Çeşit çeşit ağaçları; yemişler, çiçekler, İnsanlar uygarlıklar yetiştirmişti. Bu hikâyeler de, o cennet gibi ellerin, dağ otlarının, kıyılarının, vahşi kayalarının, yıkıntılarının ve açık denizlerin ürünüdür. Hepsini yine onlara adıyorum.” Halikarnas Balıkçısı’nın Anadolu’nun güzelliklerine ve insanlarına verdiği önemi sözlerinin değeri açısından ele aldığımızda paha biçilemez bir parçanın yankıma şeklinin yansımasını görüyoruz. Hikayelerin oluşması o hikayeyi oluşturan toplumdan bağımsız değildir. Hikayeler kendiliğinden oluşan bir yapı değildir. Özünü o toplumda var olan insanlar oluşturur. Tıpkı Sabahattin Ali’nim Ses adlı öyküsünü oluşturan Ankara ve Sivas toplumunun karşılaştırılmış değerleri gibi ele alınan toplumun sesini hikayeler oluşturur. Anadolu’nun güzelliği birçok sanatçıya değer malzemesi olmuştur bu malzemelerle bir bütün olarak yapıtlarını en güzel şekle getirmişlerdir. Anadolu ulaşılmaya değer bir güneşin parıltısıdır. Bu parıltı içinde farklı renklerde kültür ve değerleri barındırır. Öykülerde kimi zaman kıssadan hisse alma durumu vardır. Her öykünün dahil olduğu konum o öyküde varolan karakterler etrafında şekillenir. İnsan arayış içindedir ve bu arayış kimliği ömür boyu devam eder. Öyküde bu arayışların bir parçasıdır. Aynı zamanda kıssadan hisse alma durumu da dinler çerçevesinde incelenirken öykünün bir parçasını oluşturur. Kur’an, İncil ve Tevrat’ da insanlara bir değerler öğretme ve ders alma düşüncesi üzerine şekillenen bir meselenin ortak yanıdır. Kur’an Hz. Yusuf kıssasıyla insanlığa örnek olma yolunda bir yaşanmışlık olayını nesilden nesile, üzerine kitaplar yazılmış olan Yusuf ile Züleyha’yı aşk konusu etrafında aşkın güzelliğinden bahseder. Aşkta insanın bir parçasıdır, duygular insanın ruhuna ahenk veren en güzel melodilerdir. Kitaplar kalıcıdır “söz uçar yazı kalır” sözü de bunu kanıtlayıcı niteliktedir insanım dahil olduğu dinin bir kutsal kitaba dayanması da bunun bir mevcut bulma şeklidir. İnsan ders alan en güzel varlıktır çünkü insandaki zihniyet düşünme kodu şeklinde kurulmuştur. İşte Yeni Türk Edebiyatı bu zengin kültürlerin harmanlanıp bütünleşmiş halidir. Öykünün gelişimiyle birlikte yeni anlatım teknikleriyle beraber, anlatım tekniklerinin zenginliği ele alındığında yeni öykü tarzları ortaya çıkmıştır. Öyküye yeni bir imaj kazandıran yazarlardan biri Guy de Maupassant (1850-1893) diğeri ise Rus yazar Anton Pavloviç Çehov (1860-1904)’dur. 1. Olay Örgüsü-Maupassant Tarzı Öykü Öyküde yer alan giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinin var olması bu öykünün klasik ve Maupassant tarzı öykünün bir olay öyküsü olduğunu gösterir. Olay kavramı Maupassant tarzı öykünün merkezini oluşturur. Olay örgüsü öykünün ortasında olan ana çekirdektir. Karakterler bu çekirdek çevresinde yer alırlar ve belli kimliklerini konumlandırırlar. Maupassant sayesinde bu öykünün zenginliği arttığı için onun adıyla anılır. Klasik roman yapısına benzeyen bir yapısı vardır. Kişi kadrosu öyküde önemli bir yere sahiptir. Bu kişi kadrosu olayla uygunluk gösterecek seçilmiş kişilerdir. Öyküde mekan ve karakterler arasında güçlü bir bağ vardır. Bu bakımdan öyküde betimlemeler çok önemlidir. Türk edebiyatında Ömer Seyfettin Maupassant tarzı öyküden etkilenmiştir. “Türk öykücüleri arasında Ömer Seyfettin’in payı büyüktür. Batılı anlamdaki ilk Türk öykücüsüdür.” Öykücülüğe büyük katkı sunan Ömer Seyfettin’in yanı sıra Halit Ziya, Refik Halit, Yakup Kadri, Reşat Nuri Güntekin Maupassant tarzı öyküden etkilenmiş ve eserler kaleme almışlardır. 2. Durum Öyküsü-Çehov Tarzı Öykü Giriş ve sonuç bölümlerine pek dikkat edilmez çünkü eseri okuyan okuyucuyu da eserin inşasına katılması için atıla bir adımdır. Öykü bir sonuç bölümü olmadan da bitebilir. Öykünün okuyucunun zihninde devam etmesi için herhangi bir son yoktur. Okur merkezli bir kuramın gerçekleşmesinde rol alan bir öyküdür Büyük olaylara pek verilmez bu tarz öykülerde olay vardır lakin hafifletilmiş bir olay vardır. Durgunluk vardır suların duru ve saf halidir. Öyküde yer alan kahramanlar seçkin veya toplumun üst kesiminden insanlar değil sıradan insanlardır. Çehov tarzı öykülerde anlatmadan çok gösterme tekniği kullanılmıştır. Anlatıcı metinleri pek açıklamaz uzun cümlelere bu tarz öykülerde yer yoktur. Durumlar bir gözlük arkasından görülüyormuş gibi nakledilir. Bu iki tarz öyküde Türk Edebiyatçılarını etkin bir şekilde eserler kaleme almalarına zemin olmuştur. ÖYKÜ ANLATIM TEKNİKLERİ 1. Bilinç Akışı Tekniği Bilinç akışı tekniği bir metinde kahramanın aklından geçenleri okuyucuya doğrudan doğruya aktaran bir tekniktir. “Karakterin zihninden akıp giden düşüncelerde mantıksal bir bağ yoktur. Daha çok çağrışım ilkesine göre akarlar, Ayrıca gramer kurallarını da gözetmezler.” Bilincin özgür bir şekilde kendisini okura sunmasını sağlar. Aşağıda Sabahattin Ali’ nin Ses adlı öyküsünü bilinç akışı tekniğinin uygulandığı bölümü ele alacağız:
1000 Kitap
Sabahattin Ali'nin Eserlerinin KaynaklarıMehmet Güneş (Ünyeli) · Hece Yayınları · 20174 okunma
·
353 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.