Gönderi

2/10
·304 syf.··
2026 4. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 26 Ocak 2026 19:36
Yazarı uzun zamandır tanıyoruz; hayatına, duruşuna, hatta anlattığı insanların büyük kısmına da bir şekilde hâkimiz. Bu yüzden kitap, yeni bir hikâye anlatmaktan ziyade, bildiğimiz olayların perde arkasına dair bazı ayrıntıları öğrenme isteğine hitap ediyor. Ancak tam da burada bir sorun ortaya çıkıyor: Anlatılanların neredeyse tamamı fazlasıyla tanıdık. Olayları biliyoruz, kişileri tanıyoruz; sadece detayları öğreniyoruz. Bu durum kitabı sürükleyici kılıyor — evet, oldukça akıcı ve kolay okunuyor — ama aynı zamanda metni zayıflatıyor. Çünkü bu akıcılık, derinlikten çok magazinel merakla besleniyor. Kitabı okutan şey, anlatının gücü değil, “acaba bunun arkasında ne var?” duygusu. Metinde yoğun bir mağduriyet dili hâkim. Hayatın kimseye kolay davranmadığı doğru, ancak anlatı boyunca başkalarının hayatları hakkında yapılan genellemeler ve önyargılar rahatsız edici bir noktaya geliyor. “Onların hayatı yolunda gidiyor gibi görünüyor ama aslında arka planda şunlar yaşanıyor” söylemi, yazarın kendi hikâyesini anlatırken başkalarının hayatlarını peşinen okuması gibi duruyor. Kitabın +18 olarak etiketlenmesinin nedeni bence anlatılan sahneler değil; bu sahneler sanıldığı kadar açık değil. Asıl mesele, metindeki yoğun küfür kullanımı. Bu dil, okuma deneyimini zaman zaman zorluyor ve edebi bir metinden çok, bir arkadaşın WhatsApp mesajlarını okuyormuş hissi yaratıyor. Sosyal medya dili, şarkı göndermeleri ve konuşma üslubu metnin her yerine yayılmış durumda. Bu da edebiyattan bilinçli bir uzaklaşma gibi değil, daha çok editoryal bir boşluk gibi duruyor. En temel sorunlardan biri de hikâyelerin yüzeyde kalması. Ümran Hanım’la yaşanan mobbing meselesi, Kerem’le olan ilişki, Pelin’le yaşanan tartışma ya da aile içi dinamikler… Bunların hiçbiri gerçekten derinleşmiyor. Sürekli isimler geçiyor ama yaşananlar, hissedilenler, kırılma anları anlatılmıyor. Okur, olayların ne olduğunu değil, sadece var olduklarını öğreniyor. Bu da karakterleri ve ilişkileri içi boş bırakıyor. Zamanlar arasında gidip gelen anlatım da ne yazık ki beklenen etkiyi yaratmıyor. Geçmiş ve bugün arasında kurulan akış kopuk; geçmiş anlatıları fazlasıyla özet geçilmiş. 300 sayfalık bir kitap için anlatılan hikâye hacmi oldukça sınırlı ve pek çok şey gereksiz yere uzatılmış hissi veriyor. Editoryal açıdan da ciddi problemler var. Metinde çelişkiler bulunuyor; örneğin gerçek hayatta Londra’da yaşadığını bildiğimiz bir karakterin kitapta Paris’te yaşıyor gibi anlatılması, sonra tekrar Londra’ya dönmesi gibi hatalar, okur için güven zedeliyor. “Hayatımdan esinlendim ama birebir değil” söylemiyle açıklanamayacak kadar tanıdık bir anlatı var; karakterlerin isimleri değişmiş olsa da kişilikleri ve hikâyeleri neredeyse birebir tanınabilir durumda. Sonuç olarak, bu kitap edebi bir metin değil ve zaten böyle bir iddiası da yok. Ancak buna rağmen, anlatılabilecek pek çok şeyin daha derli toplu, daha kısa ve daha derin bir şekilde aktarılabileceği hissi ağır basıyor. Kitabı okutan şey edebiyat değil, merak. Bu da kitabı sevenlerle sevmeyenler arasındaki farkı belirliyor.
İyi Olduğumda Haber VeririmAyşegül Şimşek · Özdemir Matbaa · 2025110 okunma
·
243 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.