Puan vermedi·187 syf.··
2026 3. kitabı
EVİNDEN AYRILMAYAN DON KİŞOT Cervantes’in unutulmaz romanına adını veren kahraman Don Kişot, okuduğu şövalye romanslarının büyüsüne kapılarak evini, yurdunu terk etmişti. Hayal ile gerçeğin sınırında, kendine biçtiği kahramanlık rolüyle yollara düşen bir adamdı o; bu yolculuk, onun için hem bir özgürleşme hem de trajik bir yanılsama aracıydı. Mustafa Çiftci’nin ilk romanı “Kiraz Çiçeği Kolonyası”nın başkişisi Servet ise, benzer bir okuma tutkusundan yola çıkan ama tamamen zıt bir istikamette ilerleyen bir karakter. O da romanların dünyasına sığınmış, kurmaca âlemlerle iç içe yaşayan biridir; fakat Don Kişot’tan iki temel farkı vardır: Evini de yurdunu da terk etmez, hatta annesinin kanatlarının altından çıkmayı hiç düşünmez. Bu yönüyle Servet, “evinden ayrılmayan bir Don Kişot”tur — ya da başka bir deyişle, bir Negatif Don Kişot. Bu negatiflik, sadece fiziksel hareketsizlikle sınırlı değil; zihinsel bir donukluk, bir tür içsel sürgün hali olarak da kendini gösterir, ki bu da romanın en çarpıcı katmanlarından birini oluşturur. Romanın ilk sayfalarından itibaren okuru karşılayan kiraz çiçeği kolonyası kokusu, eserin simgesel dünyasının anahtarı gibidir. Bu koku, Proust’un yedi ciltlik dev romanı “Yitik Zamanın İzinde”deki madlen kurabiyesinin işlevine benzer bir biçimde çalışır: hafızayı tetikler, geçmişle şimdi arasında bir kapı aralar. Ancak burada açılan kapı, geçmişe değil bugüne çıkar; daha doğrusu, bir tür sonsuz şimdiye, zamanın akmadığı bir odaya açılır. Mustafa Çiftci’nin romanı, yitirilmiş bir zamanı değil, neredeyse hiç bitmeyecekmiş gibi süren bir “şimdiki zamanı” anlatır. Bu nedenle “Kiraz Çiçeği Kolonyası”, bir “geçmiş zaman romansı” değil; aksine, geçmişle geleceğin askıya alındığı, süreğen bir “şimdi”nin romanıdır. Proust’un romanı nasıl zamanın izini sürüyorsa, Çiftci’ninki de zamanın donmuş halini, geçmeyen, hep aynı kalan halini gözler önüne serer — bu donukluk, taşra hayatının tipik bir yansıması olarak, okura hem tanıdık hem de boğucu bir his bırakır. Bu anlamda, “Yitik Zamanın İzinde”nin “negatif izdüşümü” olarak okunabilir; zira Proust’un akıcı hafızası burada katı bir statikliğe dönüşür, ki bu da modern edebiyatta nadir rastlanan bir kontrast yaratır. Servet, kendisinden başka kimseye zararı olmayan, naif bir gençtir. Hayatının merkezinde annesi vardır; bu ilişki, romanın duygusal omurgasını oluşturur ve okura, aile bağlarının hem sığınak hem tuzak olabileceğini düşündürür. Annesi, oğlunu dünyanın sert rüzgârlarından korumaya kararlı, aşırı şefkatli bir kadındır. Onun için Servet’in hayatı, huzur ve güven içinde, hiçbir şeyin canını yakmadığı bir döngüde geçmelidir. Ne acı çekmeli, ne zorlukla karşılaşmalı, ne de konfor alanının dışına çıkmalıdır. Servet’in bütün dünyası, evin içiyle sınırlıdır; kitaplar ve anne sohbetleri arasında gidip gelir. Gündelik hayatının en büyük meselesi matematik dersidir — bu dersler, onun için sadece bir zorunluluk değil, aynı zamanda romanlardaki kahramanların maceralarıyla tezat oluşturan bir gerçeklik parçasıdır. Kitaplarda okuduklarını annesine anlatır, bir anlamda kendi küçük edebi evreninde yaşar; bu anlatımlar, evin duvarları arasında yankılanan masallar gibi, Servet’in iç dünyasını zenginleştirirken dış dünyayı daha da uzaklaştırır. Ancak roman boyunca fark ederiz ki, hiçbir sığınak tam anlamıyla güvenli değildir. Servet’in “ev içi cenneti” de dış dünyanın müdahalelerine tamamen kapalı değildir; bu müdahaleler, yavaş yavaş sızan bir sis gibi, huzuru erozyona uğratır. Duvar gazetesi onun için hem bir sosyalleşme alanı hem de edebi bir nefes borusu gibidir; fakat okul müdürünün değişmesiyle bu küçük alan da elinden alınır. Böylece Servet’in dünyası daralır, kendi kabuğuna daha da çekilir — bu daralma, romanın temposunu belirleyen bir unsur olarak, okura klostrofobik bir his verir. Üstelik bu süreçte yaşadığı olaylar, ona gerçek anlamda bir “tecrübe” kazandırmaz. Çünkü tecrübe, insanın bakışını ve tavırlarını değiştiren, seçimlerine yön veren bir birikimdir. Servet ise roman boyunca hiçbir seçimin eşiğine gelmez; kararsızlıklarını, belirsizliklerini sürdürür. Hayatına dokunan olaylar, onun içsel dünyasında bir dönüşüme yol açmaz — bunlar, sadece geçici gölgeler gibi, evin ışığını kısmen örter ve sonra solar. Don Kişot’un hayal ettiği devlerle savaşmasının karşısında, Servet kendi devlerini hiç tanımaz, onlarla yüzleşmez; onun devleri, iç dünyasında saklıdır, belki de en korkutucu olanı, değişim korkusudur. Mustafa Çiftci, bugüne dek öykü türünde anlattığı taşra hayatını bu kez roman formuna taşıyor. Ancak bu geçiş, basit bir “uzatma” ya da “yeniden anlatma” değil; aksine, öykülerin kompakt yapısını geniş bir tuvale yayarak, karakterlerin derinliğini artıran bir dönüşümdür. Yazar, dil ve üslup bakımından alışılmış çizgisinin ötesine geçiyor; ironiyi, melankoliyi ve sıcak bir taşra mizahını bir araya getiriyor — bu mizah, taşra diyaloglarında gizli, hafif bir gülümsemeyle kendini belli eder. “Kiraz Çiçeği Kolonyası”, onun hikâyelerinde sezdirilen duygusal derinliği, romanın geniş nefesinde daha yoğun biçimde yaşatıyor. Taşra, yine Çiftci’nin tanıdık taşrası: iyicil karakterlerle, sade hayatlarla, küçük sevinçlerle dolu. Fakat bu kez o iyicillik, bir huzur alanı değil, bir hapsoluş biçiminde karşımıza çıkıyor; iyicillik, burada bir kalkan gibi işlev görürken, aynı zamanda bireyi felç eder. Romanın gücü, olay örgüsünden çok atmosferinde ve dilindeki incelikte saklı. Servet’in dünyası, yazarın sakin ve ironik üslubuyla öyle bir biçimde anlatılıyor ki, roman bittiğinde bile o evin sessizliği, o kiraz çiçeği kokusu zihnimizde kalıyor — bu kalıcılık, edebiyatın büyülü bir gücüdür. Bu yönüyle “Kiraz Çiçeği Kolonyası”, taşranın pastoral huzurunu değil, o huzurun altında gizlenen durgunluğu anlatan bir roman. Çiftci, hikâyeciliğinin özünü koruyarak, anlatısal hacmini genişletmiş; öyküden romana geçerken biçimsel bir sıçrama yapıyor. Bu sıçrama, onun yeteneğinin bir kanıtı olarak, Türk edebiyatına taze bir soluk getirir. Bir romandan daha ne bekleriz ki zaten? Bizi sessizce düşündürmesi, kendi zamanımıza bir ayna tutması yeter. Mustafa Çiftci’nin romanı tam da bunu yapıyor: okurunu büyük bir maceraya değil, kendi içindeki küçük sessizliklere çağırıyor — bu çağrı, belki de en dönüştürücü olanıdır, çünkü sessizlikte saklıdır gerçek kahramanlıklar.
Kiraz Çiçeği KolonyasıMustafa Çiftci · İletişim Yayınları · 2025160 okunma
·
60 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.