AŞK, İHANET VE BİNLERCE FİGÜRAN
Geçmişe, özellikle de yaşamadığımız eski günlere kıymet atfetmek klişeleşmiş bir alışkanlığımızdır. Bu, bir tür zihinsel sığınaktır; bugünün karmaşasından ve ahlaki belirsizliklerinden kaçıp, her şeyin daha saf, daha onurlu olduğuna inanılan bir zamana sığınma ihtiyacıdır. O güzel insanlar, güzel atlara binip gitmişler; beraberlerinde o erdemleri, insani değerleri de götürmüşlerdir. Bize de şu anda yaşadığımız acımasız, ahlaksız, nobran zamanlar kalmıştır. İçinde yaşadığımız toplum tamamen çürümüş ve hiçbir umut ışığı kalmamıştır. Sözün özü ne varsa geçmişte vardır. Münevver Elif’in aynı isimli podcastinden hareketle yayınladığı “Ankara’da Bir Ev”i tam olarak bu klişeyi aşındırabilecek, o konforlu sığınağın duvarlarını sarsabilecek bir kitap. 1920’lerle 1980’ler arasından seçilmiş bir dizi unutulmuş cinayet ve bir trajik kaza hakkında yaşandığı günlerdeki basına ve edebiyata yansımalarından yapılan derlemelerden oluşan kitapta, olaylar ve insanlar üzerinden kolektif hafızamızın yitip gitmiş detaylarının arkeolojisi yapılıyor.
Geçtiğimiz on yılda yaşanan ve iletişim araçları sebebiyle pek çok ayrıntısına maruz kaldığımız trajedilerin emsallerine o dönemde de rastlamak, geçmişe ait idealleştirme kurgumuza gölge düşüren gerçeklerle karşı karşıya getiriyor bizi. Çünkü o günlerdeki cinayetler, ihanetler, kazalar bize şunu gösteriyor: İnsan doğası, zaafları ve arzularıyla aslında pek değişmedi. Bugün gündemde olan trajedilerin, o dönemlerde de farklı sahnelerde, farklı karakterlerle yaşanmış olduğunu görmek, “Her şey yeniymiş.” yanılsamasını bozuyor. Tarihsel süreklilik, hem ürkütücü hem de öğretici bir şekilde karşımıza çıkıyor.
“Ankara’da Bir Ev”de anlatılan her olay; sadece bir suç vakası ya da talihsiz bir kaza olmanın ötesinde, dönemin ruhunu yansıtan birer belge niteliğinde. Basında kullanılan dil, haberlerin işleniş biçimi ve olayların toplumsal bellekte bıraktığı iz, bugünden bakıldığında hayli çarpıcı görünüyor. Mesela, günümüzde “magazin” ya da “üçüncü sayfa haberi” diyerek küçümsediğimiz olayların, o dönemlerde nasıl geniş yer bulduğunu, manşetlerden haftalarca inmediğini görmek, hem basının rolü hem de toplumun ilgisi hakkında düşündürücü. Kitap, sadece faillerin ve maktullerin değil, aynı zamanda bu olayların etrafında kümelenen binlerce figüranın da hikâyesini anlatıyor: Olay yerindeki meraklı kalabalık, gazetelerdeki yorumlarıyla ahkâm kesen köşe yazarları, fısıltı gazetesiyle dedikoduyu yayan komşular... Olaylar üzerinden sadece bir suçun değil, dönemin ahlak anlayışının, toplumsal kaygılarının, hatta siyasetin gölgesinin bile hissedilebildiği anlar var.
26 yıl boyunca aranan bir çocuğun hikâyesiyle başlıyor kitap. Tam bir gündüz kuşağı TV programı olayı. Ancak 26 yıl kesintisiz devam ediyor ve asla bütün sorular cevaplanmıyor. Sayfaları çevirelim. Başlıklara bakar mısınız? “Daktilo Kız Cinayeti”, “Kuruçeşme Cinayeti”, “Milyoner Cinayeti”. Tarihler ise 1933, 1946 ve 1947. Devrin gazeteleri ne manşetler atmışlar, ne haberler yapıp, ne yorumlar getirmişler? Bunların her biri sadece gazeteciliğimizin veya suç tarihinin değil toplumsal dönüşümlerimizin ve savrulmalarımızın tarihi açısında da “yapısökümüne” değer malzemeleri. “Kocaeli Yamyamları”, bir grubun ötekileştirilmesinin boyutlarını takip edebileceğimiz bir vaka. Bu vaka, toplumsal histerinin ve bilinmeyene duyulan korkunun nasıl kolayca bir günah keçisi yarattığının altını çizer. Başta Milli Mücadele yıllarında işgal güçleriyle geldiği düşünülen Afrika kökenli bir grup suçlanıyor. Sonra öyle bir grubun var olmadığı anlaşılınca devreye yerli ve milli “ötekiler” giriyor. Hikâyenin sonunu da söylemeyeyim. O da ayrı bir bahis olarak tartışılmayı hak ediyor zira.
Aziz Nesin’in “Surname” adlı romanına ilham kaynağı olan “Büyükdere Canavarı Berber Hayri” bir başka bölümün konusunu teşkil ediyor. “Surname” esasen yeterince tartışılmamış, biçim ve içerik itibariyle hakkı verilmemiş bir roman. Sadece roman okurlarının değil Aziz Nesin okurlarının bile kıymetini yeterince bildiklerini sanmıyorum. Romana ilham kaynağı teşkil eden kişi ve olaylar ise başlı başına “karnavalesk” bir gerçeklik düzleminde cereyan ediyor. Roman gerçekliği ile adli gerçekliği karşılaştırmalı okumak ise başlı başına başka bir yazının konusu olabilir.
24 Aralık 1960 gecesi Eminönü Meydanı’nda gerçekleşen halka açık son idamın hikâyesi de bir başka “Surname” metnine ilham kaynağı olabilir. “Yanık Cesetler Vakası” başlıklı bölümde işlenenler “unuttuklarımızdan” oluşan buz dağının su üstündeki kısmı desem hiç de abartılı olmaz. “Üsküdar Vapuru Faciası”, başlı başına bir kitap olabilecek nitelikte. Hayatımın on yılının geçtiği Gölcük’te mezun olduğum lisenin kurulmasına sebep olan bir trajedinin hikâyesi. Lise olmadığı için ilin pek çok ilçesinden gelen öğrencilerin İzmit’teki okullarına ulaşmasını sağlayan Üsküdar Vapuru’nun bir trajediye ev sahipliği yapmasının arka planındaki ihmaller silsilesi ise unutulmaması gereken bir başka unsur elbette. Bu facia, sadece denizde batan bir vapurun değil; aynı zamanda denetimsizliğin, "bir şey olmaz"cılığın ve insan hayatına verilmeyen değerin de trajik bir kaydıdır.
Sağlam bir editöryel çalışmaya dayanıyor “Ankara’da Bir Ev”. Temeli podcast olan metinleri kitaplaştırırken görselliğine özel bir gayret sarf edilmiş. Bu da kitabı, bir yayının deşifre edilmiş hâli olmaktan kurtarıyor. Eski gazete kupürleri ve fotoğraflar olayları soyut bir hikâye olmaktan çıkarıyor, onlara kanlı canlı bir beden veriyor. Ayrıca yazılarda adı geçen kişi ve olaylarla ilgili küçük bilgi notları ise anlatılanlar hakkında gerekli arka planı vermesi açısından önemli.
“Ankara’da Bir Ev”de yer alan her bölüm başlı başına bir kitap olabilecek denli zengin çağrışım yüklerine sahip. Bu kitabın; romanlara, filmlere, dizilere ilham kaynağı olabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden "Ankara'da Bir Ev"; sadece geçmişin tozlu sayfalarını aralamakla kalmıyor, bugünün toplumuna da ayna tutarak, o idealize ettiğimiz geçmişin aslında bugünden pek de farklı olmadığını kanıtlıyor.
“Hafızayı beşer nisyan ile maluldür.” demiş eskiler. Bu tarz çalışmalar işte tam da bu marazın ilacı niteliğinde. Unutmanın rahatlığına karşı, hatırlamanın rahatsız edici ama bir o kadar da aydınlatıcı gücünü sunuyor.