Okurken Pansiyon Huzur bana bir hikâyeden çok, kapısı aralık bırakılmış bir hayat duygusu verdi. Olaylar akıyor; kimi yerde insanı hüzünlendiren, kimi yerde neredeyse gülümseten sahneler var ama metnin asıl ağırlığı bunların hiçbirinde değil. Asıl ağırlık, her şey olup biterken içimde biriken o sessiz acıdaydı. İrfan Yalçın, dramatize etmeden, bağırmadan, okuru yönlendirmeden insanın göğsüne çöken bir gerçeklik duygusu kuruyor. Hayat, tam da böyle: büyük kırılmalar olmadan da yorucu, çarpıcı olmadan da sarsıcı.
Kitabı beğenmemin temel nedeni, anlattığı insanların “tip” değil, neredeyse yan odadan geçip gidecek kadar tanıdık olması. Kimse tam iyi ya da tam kötü değil; kimse başına gelenlerden büyük anlamlar çıkarmıyor. Bu sadelik ilk bakışta düz gibi durabilir ama tam tersine, metnin gücü burada. Yalçın, insanın kendi hayatını yaşarken ne kadar edilgen olabildiğini, çoğu şeyin nasıl sessizce kabullenildiğini gösteriyor. Okurken beni en çok zorlayan da buydu: O pasifliğin tanıdıklığı.
Pansiyon Huzur bende bir “bitince rahatlama” hissi yaratmadı; aksine, içimde kalan bir sızı bıraktı. Ama tam da bu yüzden değerli buluyorum. Çünkü bu kitap, okuru avutmakla ilgilenmiyor. Hayatı ne daha anlamlı ne de daha katlanılır göstermeye çalışıyor. Sadece olduğu gibi bırakıyor önüne. Ve ben, bu dürüstlüğü, bu sessiz sertliği çok sevdim. Bu metin bana şunu hissettirdi: Bazı kitaplar insanı iyi hissettirmez ama doğru hissettirir...
Okur kalın...