Üstten ders almaya başladığımda hitabeti, daha çok düzgün ve etkili konuşma becerisi olarak düşünüyordum. Haber sunmak, röportaj yapmak ya da bir konuyu akıcı şekilde anlatabilmek vesaire. Ancak hitabet dersi ilerledikçe, bu bakışın yanılgı olduğunu fark ettim. Çünkü hitabet, gazetecilik bağlamında yalnızca nasıl konuştuğumuzla değil, neden ve ne adına konuştuğumuzla doğrudan ilişkili. Ders sürecinde ilk fark ettiğim şey şu: Söz, gazetecinin en temel aracıdır ve bu araç kontrolsüz kullanıldığında bilgi üretmez, gürültü üretir. Bu nedenle hitabet, sesin gücünden önce düşüncenin disiplinini gerektirir. Ne söylediğim kadar, neyi söylemediğim de anlam kazanmaya başladı. O yüzden size hep "konuşmak istiyorum ama susmam gerek, yalnızca bunları açıklayıp mesajlar verebilirim" gibi şeyler diyorum.😂 Her bilgiyi her yerde, her biçimde sunmanın doğru olmadığı; hitabetin aynı zamanda bir seçme ve eleme süreci olduğunu vurgulayayım. Bu gazetecilikte sıkça karşılaşılan her şeyi söyleme refleksine karşı önemli bir farkındalık yarattı bende. Güçlü hitabet, çoğu zaman daha az konuşup daha net ifade edebilmekten geçiyordu. Ve bakın, düşünce tutarlığı çok önemlidir. Düşünce tutarlılığı olmayan bir konuşmanın, ne kadar akıcı olursa olsun inandırıcı olmadığını görmek; pratik açıdan yalnızca taklit sanatıdır gözümde. Çünkü kamuoyuna hitap eden bir dilde, söylem ile duruş arasındaki uyumsuzluk hemen fark edilir. Benim için hitabet, yalnızca konuşmak değil, dinlemeyi, bağlamı okumayı ve söze mesafe koymayı taşır. Şunu kendinize sorun bir kere "Ne ölçüde ve ne adına konuşuyorum?" Ben cümlelerimi çoğu zaman içimde eledim. Ne söylediğimden çok, neden söylediğimi sorguladım. Çünkü kelimeler ağızdan çıkmadan önce bir niyet taşır. Niyet bulanıksa, hitabet ne kadar süslü olursa olsun içi boştur. İşin akademik boyutunu bir kenara bırakıp toplumsal boyutundan söz etmek gerekirse: Hitabet, ağızdan önce zihinde, zihinden önce karakterde başlar. İnsan sesiyle değil, tavrıyla ikna eder. Söylediğin şey doğru olabilir ama duruşun eğriyse, kelimeler hedefine ulaşmaz. Veyahut hitabet, yüksek sesle konuşmak değil; gerektiğinde sesi kısmayı bilmektir. Her ortamda konuşmak değil, nerede susulacağını bilmektir. Biraz sinsiliğimle yönergede bulunacağım. Konuşurken değil, konuştururken dikkatli olmayı bilin. Söz, sahibinin aynasıdır. İç dünyası karışıksa cümleleri de karışıktır. Zihni sığsa kelimeleri gürültülüdür. Derinlik ise naif ama nettir. Bu yüzden hitabet çalışması aslında bir kişilik terbiyesidir. Bakın mesele güzel konuşmak değil; mesele, sözün ağırlığını taşımayı öğrenmek. Hitabet, kendini net ifade etmeyi, düşünceyi dağılmadan aktarmayı, karşı tarafı incitmeden sınır çizmeyi, tartışırken bağırmamayı, anlatırken ezmemeyi, savunurken saldırmamayı anlatır. Retorik geleneğin klasik ayrımına bakıldığında, hitabetin üç temel dayanağı olduğu görüyoruz ya hani; işte mantık (logos), karakter (ethos) ve duygu (pathos) gibi. Günümüzde çoğu kişi bu üçlüden yalnızca duyguya odaklanır; sesi yükseltir, vurguyu artırır, etki üretmeye çalışır. Oysa ethos, yani konuşanın ahlaki ve entelektüel güvenilirliği, yoksa hitabet kısa ömürlü bir etkiden öteye geçemez.
Okuduğunuz için teşekkür ederim. Aslında çok uzun uzun yazdım ama süze süze bu hâle getirdim en son, umarım kendimi aktarabilmişimdir.
Ve dipnot: Cahile söz sarfetmemek benim nazarımda en bilinçli hitabet sanatıdır.