Halid Ziya’nın Kırk Yıl’ına başladığı gibi ben de kısa bir mukaddeme olarak bir nebze de olsa yazarın derdini icmal etmeye çalışayım… Aslında kitabın genel kaygısı, insanın dünya karşısında henüz doğumundan itibaren hissettiği ezilmişlik hissini ve bunun sebep olduğu psikolojik sorunları hayatın ikinci yarısında farkedebilecek bilinç düzeyine, depresyonun önüne geçecek şekilde ancak kaygıdan yoksun olmayan bir güçlükle erişmeyi sağlayacak soruları sordurmak. Hollis’in defaatle salık verdiği, Yurdakul’un sarahatle bahsettiği “Müstebidin nasîbi: Ya bir mezar, ya bir zindan…” dizelerinde olduğu gibi insan kendini önce düştüğü sonra tekrar kurduğu dünya zindanından özgürleştirmek için doğumundan itibaren tahakküm altında kaldığı tüm fikir, varsayım ve kişilerden özellikle de en fazla kendinden belirli bir bilinç düzeyine gelerek kurtarması gerekir. Tabii bu süreçteki problem ve çözümleri tanımlarken Hollis’in sıklıkla ta’zîz ettiği Jung’un, bir öğrencisi olduğunu söylemekle birlikte kitabı olması gerektiğinden daha dikkatli okumak gerektiğini düşünüyorum çünkü henüz bilimsel inkişâfın emeklediği bir dönemde kendi çağının ilerisinde koşmaya çalışan bu insanların fikirleri hâlâ varsayımdan öteye gidemeyecek şekilde kurgulanmıştır. Kısa bir örnekle açıklamak gerekirse (ki bu tarz örnekler kitap içinde farklı konularda tekrarlanabilir), bize tamamen yabancı birinin itici gelmesinin sebebi olarak “o an karşımızdaki tanımadığımız öteki, kendimizle ilgili inkar etmek istediğimiz özellikleri veya kendimizden olabildiğince uzaklaştırmak istediğimiz ikilemleri”taşıması gibi cevaplarla aşırı kompleks ve biteviye olmayan ilişkisel bütünlükleri icmâle uğraşmak boşuna olmasa bile hâlâ bilimsel bir izlenimden ziyade felsefî bir sistem gibi geliyor bana. Tabii bütün bunlar kitabın veya yazarın fikirlerinden bir değer kaybettirmez, sadece söylemleri bilimsel bir alandan kültürel bir alana taşır. Hollis halihazırda popüler kültürün bünyesinde bulunan çoğu unsuru ruhsal uyuşukluğu kabartan ve insanın kendisiyle olan ilişkisine ket vuran bir şekilde görmesine rağmen ben böylesi psikoloji kitaplarında bireyci mesajların yanlış anlaşılmaya çok müsait olduğunu düşünüyorum. Zaten ikili ve toplumsal ilişkilerin arap saçına döndüğü, insanların birbirine tahammülü kalmadığı bu çağda birey mesajını yanlış algılayıp bencil bir ego geliştirdikten sonra mazallah kötü gününüzde bir kelime-i tesliyet duyamaz, tabutunuzu taşıyacak dört kişi bulamazsınız. Bu kadar laf yeter, buyrun özete.
Hollis’e göre psikolojik ve ruhsal gelişim, rahatlıkla değil; endişe, belirsizlik ve risk alma kapasitesiyle mümkündür. Olgunluk, hayatın güven vermeyen tarafını inkâr etmek değil, onunla birlikte yaşamayı sürdürebilme cesaretidir. Bu nedenle insan, her kritik dönemeçte bir tercih yapmak zorunda kaldığında, konforu değil endişeyi; kaçınmayı değil belirsizliği seçmelidir. Çünkü endişe geliştirir, depresyon ise insanı geriye çeker. Bu kadim gerilim, bireysel yaşamda olduğu kadar kuşaklar, kurumlar ve toplumlar düzeyinde de tekrar tekrar sahnelenir.
Genel olarak insanlar çoğu zaman akıllıca seçimler yapamaz; özellikle iki güçlü engel buna ket vurur. İlki, inanmak istediğimiz şeye inanmanın cazibesidir: Kendimiz ve içinde bulunduğumuz koşullar hakkında yeterince objektif bilgiye sahip olduğumuz yanılgısına düşeriz. İkincisi ise daha derindir: Algımız, kişisel ve kültürel tarihimizin kaçınılmaz etkisi altında çoktan şekillenmiştir. Doğduğumuz aile, kültür ve zamanın ruhu (Zeitgeist) içinde şekillenmiş bir yapıyla bakarız hayata. Alışık olduğumuz bu görüşler bütününün yanlı ve çarpıtıcı olabileceğini fark etmeksizin hakikati doğrudan gördüğümüzü zannederiz. Oysa yanlış bilgiyle yapılan seçimler, kaçınılmaz olarak bizi yanlış yönlere sürükler.
Bu çarpık algının kökeninde, çocuklukta yaşanan temel bir varoluşsal yara yer alır: Dünyanın karşısındaki güçsüzlük deneyimi, “ezilmişlik” hissiyatı. Müdahaleci ebeveynler, sosyoekonomik baskılar ya da dünyanın sert gerçekleri çocuğa aynı mesajı verir: “Bu dünya senin kontrolünde değil.” Bu erken mesaj, insan ruhunun derinliklerine kazınır.
İnsanlar bu ezilmişlik duygusuna karşı genellikle üç temel refleks geliştirir. İlki kaçınmadır: Geri çekilmek, ertelemek, saklanmak, inkâr etmek, ayrışmak… Bu refleks, özellikle derin ruhsal ihlaller yaşamış bireylerde kaçıngan kişilik örüntülerine dönüşebilir. Kaçınma başlangıçta koruyucu görünse bile zamanla insanın seçeneklerini daraltır ve kararları bilinçli seçimler olmaktan çıkarıp otomatik tepkilere indirger.
İkinci refleks, kontrolü ele geçirme çabasıdır. Dünya tehditkâr ve acı verici olarak algılandığında, kişi saldırganlaşabilir ya da her şeyi anlama ve yönetme ihtiyacına saplanabilir.
Üçüncü ve en yaygın refleks ise uyum sağlamaktır: “Onlara istediklerini ver.” Sevgi, kabul ve güvenliği elde etmek için çocuk, beklentilere boyun eğmeyi öğrenir. Uyum ve uzlaşma, herhalde medeniyetin belkemiğini oluşturuyor olsa bile sürekli hale gelip kişinin içsel arzularını bastırdığında kişisel bütünlüğü zedeler. Burada benzer şekilde Rollo May’in “nevroz medeniyetle birlikte gelir”düşüncesi pek de yabana atılmaması gerekebilir. Neyse kitaptan sapmayalım, toplumun “iyi”, “tatlı”, “yumuşak başlı” diye övdüğü davranışlar, iç dünyada derin yaralar açabilir. Hollis’e göre günümüzde bu uyum davranışı o kadar yaygınlaşmıştır ki, artık “karşılıklı bağımlılık” adı altında patolojik bir örüntü olarak tanımlanmaktadır.
Hollis’e göre beslenmeyen her şey ölür; bu fiziksel olduğu kadar psikolojiktir de. Çocuk, yeterince ilgi, rahatlama ve duygusal beslenme görmediğinde ya acı içinde kıvranır ya da içe kapanarak yavaş yavaş “ruhsal olarak ölür”. Bu bilinç öncesi deneyim, ruhun derinliklerinde zuhur eden yaralayıcı bir mesaj bırakır ve birey, kırılgan benliğini koruyabilmek için yukarıdaki üç reflekse benzer bazı temel savunma kalıpları geliştirir.
İlk model, çocuklara özgü düşünceden beslenir: “Bana böyle davranıldığına göre, ben böyleyim.” İlgi görmemeyi, kendi değersizliğinin kanıtı olarak içselleştiren kişi, yaşamdan saklanmaya başlar. Riskten kaçınır, olanaklarını küçültür, hatta kendini sabote eden seçimler yapar. Güvenli ama dar alanları tercih eder; her yenilgiyi dış koşullara bağlarken, içten içe kendi değersizliğinin bir kez daha doğrulandığına inanır.
İkinci model, bunun tam tersine, aşırı telafi ve güç arayışı üzerine kuruludur. Kişi, içsel eksikliği dış dünyada güç, para, statü, şöhret ya da başkaları üzerinde egemenlik kurarak doldurmaya çalışır. Güç kompleksi burada devreye girer. Bu strateji, ilişkilerde duygusal tahakküme yol açabilir. En yıkıcı haliyle ise narsisizmde ortaya çıkar. Narsisist, içsel yoksulluğunun görülmemesi için şişirilmiş bir benlik inşa eder; böbürlenir, küçümser, eleştirildiğinde çöker ve karşısındakini suçlulukla cezalandırır. Tüm bu davranışlar, çocuklukta yaşanan ihmalin ve yetersiz aynalamanın yarattığı boşluğu gizlemeye yöneliktir.
Üçüncü ve Hollis’e göre en sapkın model ise, kaygılı ve takıntılı biçimde başkalarının onayına bağımlı olmaktır. Bu kişiler, farkında olmadıkları beklentilerle ilişkiler kurar; sürekli onay ister, karşı tarafı bunaltır ve sonunda terk edildiklerini hissederler. Paradoksal biçimde, genellikle duygusal olarak “arızalı” partnerlere çekilirler; çünkü tanıdık olan acı, bilinmeyen sağlıklı olma durumundan daha güvenlidir. İçlerindeki büyük boşluğu hiçbir ilişki dolduramaz; hayal kırıklığı, öfke ve yılgınlık tekrar eder. Ardından yine aynı döngüsel fantezi ortaya çıkar: Her şeyi düzeltecek “sihirli bir kişi”.
Hollis, bu döngünün kaçınılmaz olmadığını söyler. Olgun birey, içsel eksikliğin partnerin kusuru değil, yaşamın yapısal bir gerçeği olduğunu kabul eder. Ancak geçmişi eksiklikle dolu olanlar için bu yara bilinçten daha güçlüdür ve tekrar tekrar aynı hayal kırıklıklarını üretir.
Son olarak Hollis, bu davranış modellerinin hepimizde farklı yoğunluklarda bulunduğunu vurgular. Stres, yorgunluk ve bilinçli kontrolün zayıfladığı anlarda bu eski kalıplar kolayca yeniden kendini gösterir. Hepsinin ortak kaynağı travmatik geçmiş, çocuğun güçsüz dünyası ve o dünyanın sınırlı değerleridir.
Bu noktada Hollis’e göre, yaşam yolculuğumuzun kırılganlığını ve bu kırılganlığa karşı geliştirdiğimiz uyumlanmaların hayatımızı nasıl yönettiğini fark etmeyen kişi, derin bir yanılsama içinde yaşar. Bu yanılsama er ya da geç dağılır; ruhumuz, yazgımız ya da kendi eylemlerimizin sonuçları gerçeği mutlaka açığa çıkarır. Sorun şudur: Dünyayı doğru okuyamayız. Olan biteni fazlasıyla kişiselleştirir, tekil deneyimlerden genellemeler çıkarırız. Çünkü günlük davranışlarımızın çok büyük bir kısmı hattâ Hollis’e göre yaklaşık %95’i refleksiftir. İçsel ya da dışsal bir uyaran, eski “okuma biçimlerini” harekete geçirir ve biz, hiç düşünmeden, geçmişte defalarca yürüdüğümüz tanıdık yollardan tekrar geçeriz. Kimse bilinçli olarak hatalarını tekrarlamaya niyet etmez; fakat otomatik pilotta yaşadığımız için, en büyük düşmanımız çoğu zaman kendimiz oluruz.
Bu otomatikliğin en güçlü araçlarından biri yansıtmalardır. Yansıtma, içimizde ihmal edilmiş, bilinçdışında kalmış değerlerin, arzuların ve dâima mütehassir duyguların dış dünyaya aktarılmasıdır. Bilinçli olarak ele alınmadığında bu içsel enerji; umut, ideal, proje, ilişki ya da yeni bir beklenti kılığına girerek karşımıza çıkar. Aslında yansıttığımız şey, henüz kendimizde tanımadığımız ama hayati öneme sahip bir parçadır.
Hollis, yansıtmanın beş aşamalı bir süreç izlediğini söyler. İlk aşama büyülenmedir. Yansıttığımız kişi, iş, fikir ya da ideal, gerçeklik algımızı değiştirir ve olağanüstü bir çekim gücü kazanır. Bunun nedeni, onun kendi bilinçdışımızdaki resmi taşıyor gibi görünmesidir. Bu yüzden partnerlerimize, kariyerimize ya da çocuklarımıza baktığımızda, aslında kendimizin anlamlı bir parçasını “orada” görürüz. İkinci aşamada kaçınılmaz bir hayal kırıklığı başlar. Öteki, beklentilerimizi karşılamaz. Üçüncü aşamada ise bu hayal kırıklığını kabul etmek yerine, yansıtmayı kurtarmaya çalışırız. Daha çok çabalar, daha çok zorlar, kontrol eder, pohpohlar, eleştirir, uzaklaşır ya da baskı kurarız. Bu aşama genellikle çatışma, yabancılaşma ve incitici davranışlarla sonuçlanır. Dördüncü aşama, yansıtmanın çözülmesidir. Bu neredeyse hiçbir zaman gönüllü olmaz; çünkü bir yansıtma yaptığımızın farkında bile değilizdir. Vazgeçmek zorunda kalırız. Ötekinin gerçekliği, artık fantezimizi sürdüremeyecek kadar açıktır. Bu fark ediş çoğu zaman bir iş değişikliği, bir ilişki kopuşu, bir kaçamak ya da “büyük” bir kararın ardından gelir. Öteki, nihayetinde ötekidir; bizim ruhsal açlığımızın taşıyıcısı değildir. Beşinci ve en zor aşama ise ulaşabilirsek eğer yansıtmanın bilincine varmaktır. Bu, kişinin dış dünyada aradığı şeyin aslında kendi içsel görevine ait olduğunu fark etmesidir. Ancak Hollis burada gerçekçi bir uyarıda bulunur: Çoğu insan bu noktada yansıtmayı çözmek yerine yeniler. Çünkü bilinçdışı gündemler çok derindir ve çok güçlü bir enerji taşırlar.
Sonuç olarak Hollis’e göre, derecesi değişse bile her ilişkide kaçınılmaz olarak iki psikodinamik tuzak vardır: yansıtma ve aktarım. İlişkiler her zaman yansıtma ile başlar. Her karşılaşma teorik olarak yeni bir an olsa da, insan kendini yeniden keşfetme zahmetinden kaçınmak için geçmiş deneyimlerini, beklentilerini ve bilinçdışı gündemlerini yeni kişilere ve durumlara taşır. Böylece karşımızdakini olduğu gibi görmek yerine, ona geçmişten kalma bir “objektif”ten bakarız. Bu da karşıdakinin özgün gerçekliğini silikleştirir; bugünü, bitmemiş eski hikâyeler uğruna çarpıtır.
Yansıtma bilinçdışı bir süreçtir. Bu nedenle iç dünyamızı başkalarına yüklediğimizin farkında olmayız. İçsel yaşam, dış dünyada bir psikodrama olarak sahnelenir; yansıtmanın büyülü ışığı, hakikatin taklitlerini üretir ve bilincimizi defalarca büyüler. İlişkilerde ikinci temel mekanizma olan aktarım, bu büyüyü kalıcı bir senaryoya dönüştürür. Geçmişte öğrendiğimiz ilişki kalıplarını, onların öngörülebilir sonuçlarıyla birlikte yeni ilişkilere taşırız: yakınlık ve kaçınma, sevgi ve nefret, güven ve güvensizlik, pasiflik ve saldırganlık gibi temel kutuplar, bugünkü ilişkileri şekillendirir.
Yansıtma yoluyla karşımızdakinde tanıdık bir profil gördüğümüzde, aktarım devreye girer ve eski dramın yeniden sahnelenmesi neredeyse kaçınılmaz olur. İşte bu yüzden ilişkilerimizde bu kadar çok tekrar yaşarız. Hollis’in burada tespiti şöyledir: İstismar edilmiş bir çocuk, farkında olmadan istismarcı bir partneri ya da duygusal olarak erişilemez birini arayabilir (Giriş kısmında verdiğim örnekle aynı bilimsellikte bir fikirdir). Popüler aşk anlayışının bu kadar yıkıcı olmasına rağmen hâlâ kutsallaştırılmasının nedeni de budur; çünkü aşk, çoğu zaman yansıtma mekanizmasıyla harekete geçen güçlü bir fantezidir.
Ancak bu fantezi uzun süre dayanmaz. Kaçınılmaz an gelir ve karşımızdaki kişinin de bizim gibi kusurlu bir insan olduğu ortaya çıkar. “Sen değiştin” serzenişleri başlar; oysa değişen kişi değil, çözülen yansıtmalardır. Karşımızdaki, en başından beri bizim ona yüklediğimiz anlamdan farklıdır.
Bu noktada Hollis, “âşık olma” halini güçlü bir uyuşturucuya benzetir. Bilinci uyuşturur, gelişimi yavaşlatır ve ruhu uyutur. Buna karşılık, bir başkasını bilinçli biçimde sevmek risklidir; belirsizliğe tahammül, cesaret ve hoşgörü gerektirir. Bu niteliklerden yoksun olan kişi ne gerçek bir ilişki kurabilir ne de kendi hayatında tam anlamıyla var olabilir.
Olgun bir ilişki, ötekinin ruhunun genişliğiyle karşılaşmayı göze almaktır, hoşumuza gitmeyen yönleriyle birlikte. Hollis’e göre kişilik gibi ilişki de bir armağan değil; emek, farkındalık ve cesaretle kazanılan bir yetidir.