Shakespeare’in en az konuşulan ama en çarpıcı tragedyalarından biri bence Coriolanus. Bu eser, klasik bir “düşüş hikâyesi”nden çok daha fazlası; karakter, toplum ve güç ilişkisi üzerine sert bir düşünce deneyi gibi.
Coriolanus’un iç dünyası beni en çok etkileyen kısımdı. Olduğu gibi olan, rol yapamayan, yalakalığı küçümseyen ve doğru bildiğini filtresiz söyleyen bir karakter. Keşke insanlar karşısında eğilip bükülmeden de onlarla bağ kurabileceğini fark edebilseydi. Onun trajedisi biraz da savaş meydanında çok güçlü olan birinin, insan ilişkilerinde aynı gücü gösterememesi.
Metin boyunca aklımda sürekli şu sorular dolaştı:
İyilik yaptığımız insanlar neden bazen tek bir kusurda sırt çevirebilirken, bize karşı olan kişiler nasıl beklenmedik bir saygı gösterebilir? Fayda gösterdiklerimiz içten içe öfke ve kıskançlık duyarken, rakiplerimiz/ düşmanlarımız bize hayranlık besleyebilir mi? Ve en önemlisi: Halkın yönetime katılımı ne kadar sağlıklı, kalabalıklar ne kadar kolay yönlendirilebilir?
Shakespeare bu sorulara net cevap vermiyor ama karakterler ve olaylar üzerinden okuru ciddi bir tartışmanın içine çekiyor. Diğer birçok Shakespeare oyununa göre daha politik, daha sert ve daha az romantik bir metin. Okuduktan sonra yalnızca hikayeyi değil, insan doğasını da düşünmeye devam ediyorsun. Bu da oyunu güçlü ve kalıcı yapan şey.