8/10
·382 syf.··
2026 3. kitabı
bu kitaba inceleme yazmak için öyle heyecanlıyım ki birincisi, ben romantizmin ana olay olduğu kitap sevmem. kadınları objeleştirmeye bayılan ve ne yazık ki son zamanlarda booktok illeti ile çok fazla okunan ‘dark romance’ ise hiç sevmem. ama canım biraz aşk okumak istediğinde okuduğum ilk yazar hep ali hazelwood oluyor. kitaplarında farklı bir şey var. öncelikle, kendisi bir bilim insanı, nörobiyolog ve nerd - tam olarak bu sebepten dolayı bu young adult romance camiasında bilim alanında çalışma yapan kadın karakterlerin eksikliğini fark ederek neredeyse bütün kitaplarını ana karakteri women in stem olarak seçerek yaşadıkları ayrımcılıklar hakkında yazıyor ve buna bayılıyorum. bir edebiyatçı olarak çok uzak olsam da bir kadın olarak kadınların bilim dünyasında, hatta genel olarak analitik diyebileceğimiz her işi yaparken yaşadıkları ötekileştirilme ve sessizleştirilme sinirlerim ile oynayan bir durum. ali hazelwoodun her kitabında bu temaya yer verip sadece bomboş romantizm yazmaktansa altı doldurulabilecek mesajlar vermesi ve farklı temalar sunması benim bir kadın olarak çok hoşuma gidiyor - ve açıkçası çok güçlü hissettiriyor. kitabımızın ana karakteri uzun yıllar boyunca satranç oynamamış yetenekli, 18 yaşında bir genç kız olan mallory. tüm hikaye aslında mallory’nin satranç oynamaya geri dönmesi ile başına gelenler ile alakalı. tabii olay bu kadar basit değil, bu genel çerçevenin etrafında aile dramı, baba sorunları, romantik ilişkiler ve arkadaşlıklar da var. öncelikle şunu çok beğendim; hazelwood’un diğer kitaplarına göre kitabın romantizm dozu daha düşüktü ve aslında esas olarak mallory’e odaklanmıştı. bu sebepten dolayı romance okuyucuları rahatsız olabilir ama ben çok memnun oldum, yazarın bu tercihi kesinlikle ana karakteri daha iyi tanımamıza ve yaşadığı şeyleri daha iyi anlamamıza neden oldu. yazarın diğer kitapları ile çok benziyor, daha önce okumuş biriyseniz olayları tahmin edebilirsiniz. giriş, gelişme, sonuç örgüleri tamamen benzer şekilde ilerliyor ve karakterlerin özellikleri de aynı şekilde çok benzer. önceki kitaplarında karakterlerin bazı uyumsuz davranışları bana sinir krizi geçirttirse de bu defa çok uyumlu buldum çünkü mallory’nin arka planı çok iyi oluşturulmuştu ve kendisi yaş itibariyle bir çocuktu, bu yüzden ilk defa davranışları ve yaşı gerçekten çok uyumluydu. bu noktaya no comment. ama aslında millenial olduğunu tahmin ettiğim hazelwood’un gen z olma çabası feci yapmacık ve sahte duruyordu. aynı şekilde, önceki kitaplarına göre bu yönünü de biraz törpülemiş şimdi gelelim kitabın asıl olayına; satranç. bir satranç oyuncusu - satranç ineği - olarak bu kitabı okumaktan çok uzun süre kaçındım çünkü fazla cringe ve gerçeklikten uzak olacağını düşünüyordum; gerçekten sık sık öyle de oldu. satranç ile çok ilgili biriyseniz kitaptaki diyalogların ve kurulan dünyanın gerçeklikten çok uzak ve mantık hataları ile dolu olduğunu fark edebilirsiniz. öncellikle, mallory’nin babası bir büyükusta ve kendisini o yetiştirmiş, ayrıyeten kızımız çok uzun seneler rekabetçi satranç oynamış, bu da demek oluyor ki en temel seviye satranç oyuncusu bile sporun ana kurallarını bilirken mallory’nin adı gibi bilmemesi imkansız. mesela çocukluğunda belki de onlarca turnuvaya katılmış mallory’nin dokunduğun taşı oynamalısın kuralını bilmemesinin İMKANI YOK. özellikle ilk birkaç bölümde turnuvadaki tavırları, saati bile başlatmaması beni gerçekten delirtti. ama tüm bu basit kuralların kitapta dile getirilmesini anlıyorum çünkü satranç için uzaktan yakından alakası olmayan okuyucular için bilgi verilmek istenmiş olabilir. AMA, şu benim asla katılamayacağım bir şey ki her satranç oyuncusu çok rekabetçidir ve hiçbir oyuncu kaybetmeyi kaldıramaz. bir defa satranç oynadığınızda ise bağımlılık yapar ve uzak kalamazsınız. bu yüzden kitabın başından sonuna dönen bu “canım sen beni yendin ya o benim çok hoşuma gitti” düşüncesini anlayamayacağım çünkü ben bir dünya şampiyonu olsam ve adını ilk defa duyduğum bir velet beni yense ben o satranç tahtasını maalesef ki rakibimin kafasında kırardım. bu yüzden ben bu kadar rekabetçi bir ortamda aşk olabileceğini asla düşünemiyorum. ayrıca, HANGİ EVRENDE senelerce oynamamış biri bu kadar kolay kazanabilir? satranç bu kadar basit asla değil… AMA NEYSE buna da tamamım, özellikle yazarın kitap sonunda okuduğum açıklaması beni çok ikna etti çünkü olay örgüsünü desteklemek için gerçeklikten biraz uzaklaşmayı tercih etmiş, sonuçta bu bir romance ve mantık bekleyemeyiz şimdi geliyorum kitap boyunca beni en çok mutlu eden ve dört puan vermeme sebep olan şeye; kadınlar. mallory bir kadın. mallory kadınlara hiç yer verilmeyen satranç dünyasında bir kadın, ve sürekli olarak kazanan bir kadın. ne yazık ki dünyadaki bütün ‘analitik’ diyebileceğimiz bütün alanların içinde kadınların en az kendini gösterebildiği alan satranç. aktif olarak ilk 100 satranç oyuncusunun içinde tek bir kadın bile yok ve bunun sorunu, yüzeysel düşünen bazı erkek canlıların sandığının aksine kadınların bu alanda seneler boyunca erkeklerin taciz ve zorbalığına maruz kalması. bu kitap, kadınların içinde bulunduğu konumu o kadar güzel -hem de bilimsel bir yöne değinerek, kitabın sonunda yazar değindiği makaleleri bile vermiş- açıklamış ki, özellikle hiç bilmeyenlerin bunları okuması beni çok mutlu etti. daha kişisel hissettiren bir şey daha var tabii, mallory’nin mentörü türk bir kadın büyükusta: defne. maalesef ki türkiye satranç tarihinde daha önce hiçbir kadın büyükusta unvanını alamadı. ülke olarak son yıllarda çok değerli oyuncular yetiştirsek de kadınlar, kız çocukları çok pasif kalıyor ve tüm bunların sebebi ebeveynlerin çocuklarını yönlendirme şekli ile ilgili. erkek çocuğunu gururla, benim oğlum yapar, erkekler zekidir mantığıyla açık turnuvalara gönderirken kız çocuklarını daha 7-8 yaşından itibaren daha kötü olduklarına inandıran, kadınlara özel turnuvalara gönderen ve bunu içselleştirerek büyümelerine sebep olan ebeveynler yüzünden biz şu an türkiyede kadın satranç oyuncularını konuşamıyoruz. tam olarak bu sebepten dolayı kitapta defne’yi görmek çok etkileyiciydi. mallory’i challengersa katılmak için ikna etmeye çalıştığı ve bir kadın olarak yaşadığı şeyleri anlattığı bölümü inanılmaz beğendim; hatta 2002 judith polgar - kasparov maçından bahsettiği yerde ciddi manada gözlerim doldu. kitap boyunca kadınlar asla birbirinin kuyusunu kazmadılar, söylendiği gibi kraliçe arı sendromuna girmediler, aksine hep el ele yürüdüler. erkek egemen bir dünyada kadın olmak zordur, yetersiz hissettirilerek büyürsün, zekan sorgulanır yeteneğin sorgulanır ve eğer bu zorluklara dayanamazsan söner, seninle birlikte var olan, birlikte doğduğun yeteneklerini, potansiyelini kaybedersin. ışığı sönmemiş ve kendini küçümsememiş bütün kadınlara hayranım. tüm bunları ifade ettiği ve edebiyat dünyasında pek dile getirilmemiş bu ayrımcılığı anlattığı için artık ali hazelwood’a da hayranlık duyuyorum. son olarak, jo march’ın da söylediği gibi: women, they have minds and they have souls as well as just hearts. and they’ve got ambition, they’ve got talent as well as just beauty. and i’m so sick of people are saying that love is all a woman is fit for.
Şah ve MatAli Hazelwood · Nemesis Kitap · 2025427 okunma
·
102 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.