Puan vermedi·288 syf.··Beğendi
· Küçük kasaba hikâyelerini severim.O yüzden bu kitaba da bir şans verdim. Ama sayfalar ilerledikçe içimde oluşan tek şey şuydu: “Eh… işte.”
Ne kalbimde bir kıpırtı oldu ne de dudak kenarımda küçük bir gülümseme. Ortalama kaldı, hatta biraz altında.
Emmy bir binici. Attan düştükten sonra büyük bir travma yaşıyor ve yarışlara ara verip ailesinin çiftliğine dönüyor.
Luke ise ailenin “manevi oğlu”. Üvey babasından kaçıp bu çiftliğe sığınmış, evin içinde odası bile olan biri.
Annesi Gus ve Wes, Emmy’nin en yakın arkadaşları.
Yani elimizde klasik bir “arkadaşımın kardeşi”, yasak bölge tropu var.
Önce tahammül edemeyen iki insan, sonra bir anda… aşk.
Ama sorun tam da burada başlıyor.
Bu hikâyede hiçbir şey ağır ağır demlenmiyor.
Ne hisler, ne çatışmalar, ne de karakterlerin iç dünyası.
Birbirlerine yıllardır tahammül edemeyen iki insan, birkaç sahne sonra sanki düğmeye basılmış gibi aşık oluyor.
Aradaki geçiş o kadar hızlı ki, kalbim yetişemedi.
Romantik komedilerde ben o “içten gelen hoşluğu” arıyorum.
Okurken insanın içini ısıtan, gülümseten, karakterlerin arasındaki kıvılcımı hissettiren o şeyi…
Ama burada o kıvılcım hiç çakmadı.
Aşk bana geçmedi. Dram eklenmeye çalışılmış ama o da yüzeyde kalmış.
Kısacası;
hikâye var, karakter var, trop var…
ama ruh yok.
Ben bu tarz kitaplarda aşkın yavaş yavaş büyümesini,
bakışlarda, cümle aralarında, küçük anlarda filizlenmesini seviyorum.
Burada ise her şey aceleyle olmuş gibi.
Ve bu yüzden kalbime dokunamadı.